Sivil Toplum Haber’e son dönemde neredeyse her hafta sivil toplum çalışanlarından benzer şikâyetler geliyor: Ödenmeyen ücretler, işten çıkarmalar, mobbing iddiaları, belirsiz sözleşmeler, karşılığı verilmeyen emek… Daha çarpıcı olan ise bazı şikâyetlerin, doğrudan hak savunuculuğu yapan kuruluşlardan gelmesi. O halde artık şu soruyu açıkça sormanın zamanı geldi: Başkalarının hakkını savunanlar, kendi çalışanlarının hakkını ne kadar savunuyor?
Bir süredir dikkatle izliyorum.
Sivil Toplum Haber’e neredeyse her hafta bir ya da iki sivil toplum çalışanı ulaşıyor.
Mesajların içeriği değişiyor, ama mesele çoğu zaman aynı yere çıkıyor:
“Ücretimi alamıyorum.”
“İşten çıkarıldım.”
“Hakkımı arayınca dışlandım.”
“Fazla mesailerimizin karşılığı ödenmiyor.”
“Kuruma itiraz ettiğim anda sorunlu çalışan ilan edildim.”
“Mobbinge uğruyorum ama konuşamıyorum.”
Elbette bunların tamamı bize ulaşan iddialar. Her somut olayın ayrı ayrı incelenmesi, belgelerin doğrulanması ve hakkında iddia bulunan kurumların da dinlenmesi gerekiyor.
Ama birbirinden bağımsız çalışanlardan, farklı kurumlardan ve farklı zamanlarda aynı eksende şikâyetler gelmeye başladığında artık yalnızca tek tek olaylardan değil, sivil toplumun kendi çalışma kültüründen de konuşmak zorundayız.
Ve bence bu tartışmayı daha fazla erteleyemeyiz.
Çünkü ortada oldukça ciddi bir çelişki var.
Kadın haklarını savunan bir kurumda kadın çalışan kendisini güvende hissetmiyorsa…
Emek hakkından bahseden bir kurumun çalışanı ücretini alamadığını söylüyorsa…
Mobbing konusunda çalışmalar yapan bir yapının kendi çalışanı mobbing iddiasıyla bize ulaşıyorsa…
İnsan hakları üzerine proje üreten bir kuruluşun çalışanları kendi temel çalışma haklarının ihlal edildiğini düşünüyorsa…
Burada hepimizin durup düşünmesi gerekiyor.
Çünkü hak savunuculuğu yalnızca başkasının hakkını savunmak değildir.
Hak savunuculuğu önce kendi kurumunuzdan başlar.
Çalışanınızdan başlar.
Stajyerinizden başlar.
Gönüllünüzden başlar.
Size itiraz eden çalışma arkadaşınıza nasıl davrandığınızdan başlar.
Bir konferansta “insan onuruna yakışır çalışma” demek kolaydır.
Bir proje metnine “eşitlik, şeffaflık ve hesap verebilirlik” yazmak da kolaydır.
Asıl mesele bu kavramları kendi kurumunuzun kapısından içeri sokabilmektir.
Çünkü değerler, en çok zor zamanlarda sınanır.
Sivil toplum kuruluşlarının yaşadığı finansal sıkıntıları bilmiyor değilim.
Yıllardır bu alanın içindeyim.
Fonların daralmasını, proje bütçelerinin erimesini, insan kaynağı maliyetlerini ve bir sivil toplum kuruluşunu sürdürülebilir biçimde ayakta tutmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum.
Ancak burada çok temel bir ayrım yapmak zorundayız:
Bir kurumun parasının olmaması, çalışanının hakkının olmadığı anlamına gelmez.
Mali kriz yaşayabilirsiniz.
Projeniz bitebilir.
Fonunuz kesilebilir.
Yeni kaynak bulamayabilirsiniz.
Bunların hepsi mümkündür.
Ama bunun bedelini tek taraflı olarak çalışana ödetmek başka bir şeydir.
Bir çalışan ay sonunda kirasını “fonumuz gelmedi” diyerek erteleyemiyor.
Market kasasında “projemiz kapanıyor” diyerek ödeme yapmadan çıkamıyor.
Bankalar taksitleri “hibe ödemesi gecikti” diye bekletmiyor.
Dolayısıyla sivil toplumun finansal kırılganlığının çalışanların sürekli fedakârlığı üzerinden çözülmeye çalışılması kabul edilebilir bir model olamaz.
Üstelik sivil toplumda “gönüllülük” ile “profesyonel emek” arasındaki sınırın zaman zaman fazla kolay bulanıklaştırıldığını da konuşmamız gerekiyor.
Sivil toplum çalışanı olmak, sınırsız fedakârlık yapmak zorunda olmak değildir.
Bir davaya inanmak, ücretsiz çalışmayı kabul etmek değildir.
Bir kurumun misyonunu benimsemek, kendi çalışma haklarından vazgeçmek değildir.
Kamudan hesap verebilirlik istiyoruz.
Şirketlerden şeffaflık istiyoruz.
Belediyelerden liyakat istiyoruz.
İşverenlerden çalışan haklarına saygı istiyoruz.
Peki aynı soruları sivil toplum kuruluşlarına ne kadar soruyoruz?
Bir STK’nın insan kaynakları politikası var mı?
Ücretler zamanında ödeniyor mu?
İşe alım ve işten çıkarma süreçleri şeffaf mı?
Çalışanın yönetime karşı güvenli biçimde itiraz edebileceği bir mekanizma bulunuyor mu?
Mobbing iddiaları nasıl ele alınıyor?
Yönetim kurulları yalnızca faaliyet raporlarını ve proje bütçelerini mi takip ediyor, yoksa o projeleri hayata geçiren insanların hangi şartlarda çalıştığını da sorguluyor mu?
Ve belki de en önemlisi:
Bir sivil toplum çalışanı kendi kurumunda haksızlığa uğradığını düşündüğünde kime başvurabiliyor?
Bu soru sandığımızdan çok daha önemli.
Çünkü sivil toplum alanı küçük.
İnsanlar birbirlerini tanıyor.
Kurumlar birbirleriyle çalışıyor.
Fon veren kuruluşlar ve ağlar kesişiyor.
İş imkânları sınırlı olabiliyor.
Bu nedenle bir çalışanın “Ben bu kurumda haksızlığa uğradım” diyerek sesini yükseltmesi, bazı durumlarda yalnızca mevcut işini değil gelecekteki kariyerini de etkileyebilecek bir karar haline gelebiliyor.
İşte bu yüzden bize ulaşan bazı insanların isimlerinin açıklanmasını istememelerini de çok iyi anlıyorum.
Ama onların anlatılanları yok saymamızı istemediklerini de görüyorum.
Bir kuruluşun kendisini “hak temelli” olarak tanımlaması tek başına yeterli değildir.
Hak temelli yaklaşım web sitesindeki birkaç cümle değildir.
Bir logo değildir.
Bir proje başlığı değildir.
Bir fon başvurusunda kullanılan doğru kavramlar hiç değildir.
Hak temelli olmak bir kurum kültürüdür.
Ve o kültürün ilk sınavı kendi çalışanlarıdır.
Başkalarının çalışma hakkını savunurken kendi çalışanınızın ücretini ödemiyorsanız ya da geciktiriyorsanız bunun konuşulması gerekir.
Kadınların güçlenmesini savunurken kadın çalışanınız kurum içinde kendisini güvende hissetmediğini söylüyorsa bunun araştırılması gerekir.
İfade özgürlüğünü savunurken kurum içindeki eleştiriye tahammül edemiyorsanız bunun sorgulanması gerekir.
Hesap verebilirlik talep ederken kendi kurumunuzda hesap sorulamıyorsa, orada da dönüp aynaya bakmak gerekir.
Sivil toplum bu sorular sorulduğu için zayıflamaz.
Aksine, bu sorulara cevap verebildiği ölçüde güçlenir.
Buradan özellikle bize ulaşan sivil toplum çalışanlarına da açıkça söylemek istiyorum:
Şikâyetleriniz göz ardı edilmiyor.
Gönderdiğiniz mesajları, belgeleri ve anlatımları dosyalıyoruz.
İddiaları tek tek inceliyoruz.
Mümkün olan durumlarda farklı kaynaklardan teyit etmeye çalışıyoruz.
Belgeleri karşılaştırıyoruz.
Ve haberleştirme aşamasına gelen dosyalarda, hakkında iddia bulunan kurumlara da sorularımızı yönelterek yanıt hakkını sağlayacağız.
Teyit edemediğimiz hiçbir iddiayı gerçekmiş gibi yayımlamayacağız. Ama teyit ettiğimiz, belgelediğimiz ve kamu yararı taşıdığına kanaat getirdiğimiz meselelerin de üzerini örtmeyeceğiz.
Bunu özellikle vurgulamak istiyorum:
Teyit süreçleri tamamlandıkça bu dosyaları yayımlamaya başlayacağız.
Ve gerektiğinde yalnızca meseleyi değil, hakkındaki iddiaları yeterli gazetecilik çalışmasıyla doğrulayabildiğimiz kurumların isimlerini de kamuoyuyla paylaşacağız.
Çünkü gazeteciliğin görevi kimseyi peşinen mahkûm etmek değildir.
Ama güçlü kurumlar karşısında sesini duyuramayan insanların anlattıklarını sırf rahatsızlık yaratacak diye görmezden gelmek de gazetecilik değildir.
Bizim çizgimiz net:
İddia varsa araştıracağız.
Belge varsa inceleyeceğiz.
Tanık varsa dinleyeceğiz.
Kuruma soracağız.
Yanıt hakkını vereceğiz.
Teyit edersek yayımlayacağız.
Kimsenin itibarını dayanaksız bir iddia üzerinden hedef haline getirmeyeceğiz.
Ama kimsenin kurumsal itibarı da doğrulanmış bir hak ihlali iddiasının üzerini örtmek için kalkan olmayacak.
Bence artık Türkiye’de sivil toplum sektörünün yalnızca yaptığı projeleri değil, o projeleri yapan insanların hangi koşullarda çalıştığını da konuşmanın zamanı geldi.
Maaşları konuşacağız.
Mobbingi konuşacağız.
İşten çıkarmaları konuşacağız.
İş güvencesini konuşacağız.
Fazla mesaileri konuşacağız.
Fon bağımlılığını konuşacağız.
Kurum içindeki güç ilişkilerini konuşacağız.
Ve çalışanların sesini daha fazla duyacağız.
Çünkü sivil toplum çalışanlarının çalışma hakları, sektörün ertelenebilir bir meselesi değildir.
Başkalarının hakkını savunmak elbette değerlidir.
Ama asıl sınav bazen çok daha yakındadır:
Aynı ofiste çalıştığınız insanın hakkını koruyabiliyor musunuz?
Hak savunuculuğu sokakta başlayabilir.
Mahkemede devam edebilir.
Mecliste savunulabilir.
Bir rapora dönüşebilir.
Bir kampanyanın sloganı olabilir.
Ama kendi ofisinizin kapısında bitiyorsa orada hepimizin üzerinde düşünmesi gereken ciddi bir sorun vardır.
Ve son olarak bize ulaşan çalışanlara bir kez daha söyleyeyim:
Sesiniz duyuluyor. Şikâyetleriniz bir klasöre kaldırılıp unutulmuyor. İnceliyoruz, teyit ediyoruz ve doğruladığımız dosyaları kamuoyunun önüne getireceğiz.
Çünkü hak savunuculuğu, kendi çalışanına gelince susmamalı.
Muhittin Alp
Kaos GL, Yıldız Tar’ın Onur Ayı Mesajını Paylaştı
Fuat Keyman’ın Ardından 2 Yıl Geçti: Türkiye Onun Anlattığı Demokrasiyi Hâlâ Arıyor
e-Gençlik’ten 2010 Dünya Gençlik Kongresi Paylaşımı
KRE-AKT’ın Kazananları Açıklandı
ERC 2027 Consolidator Grant Başvuruları Açıldı
İsveç Sarayı’nda Teknoloji Buluşması
Engelli Hakları İçin Yeni Nesil Savunuculuk Projesi Gençlik Akademisi Tamamlandı
TTGV Öncül Proje Programı’nda İlk İmzalar Atıldı: Dört Teknoloji Projesi Hayata Geçirilecek
PACE Projesi’nin İlk Yerel Katılım Çalıştayı Hatay Defne’de Gerçekleştirildi
Hatay’da Denizel İstilacı Türlere Karşı Farkındalık Etkinliği Düzenlendi
EGED Engelli Hakları İçin Yeni Nesil Savunuculuk Gençlik Akademisi’ni Tamamladı