Dünyanın en büyük iklim buluşmalarından birine 16 gün kaldı.
Antalya’da hummalı bir hazırlık var.
Devlet başkanları için protokoller hazırlanıyor. Delegasyonlara ofisler ayrılıyor. Oteller, ulaşım hatları, güvenlik noktaları, medya merkezleri ve toplantı salonları son aşamaya getiriliyor.
Türkiye, dünya tarihinin önemli iklim buluşmalarından birine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.
Görünen tablo etkileyici.
Peki ya görünmeyen?
Kimlerin hangi şartlarla katılabildiği, hangi kuruluşların ekonomik imkânları nedeniyle zorlandığı, kimin söz hakkı bulduğu ve organizasyonun maliyetlerinin nasıl şekillendiği…
İşte asıl gazeteciliğin başlaması gereken yer burası.
Çünkü birkaç hafta sonra bütün dünyanın Antalya’da izleyeceği o büyük sahnenin arkasında, yeterince konuşulmayan başka bir hikâye var.
22 Ekim’de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, COP31’in Antalya’da yaklaşık 2 milyar dolarlık doğrudan ekonomik hareketlilik oluşturmasının beklendiğini açıkladı.
Çarpan etkisiyle ortaya çıkacak toplam katma değerin 3–4 milyar dolara ulaşabileceğini söyledi.
Kurum’un açıklamasına göre 85 lider katılımını bildirdi. Yaklaşık 300 bakanın gelmesi bekleniyor. 159 pavilyon ve 90 delegasyon ofisi için başvurular onaylandı.
Bunlar organizasyonun büyüklüğünü gösteren önemli rakamlar.
Ancak benim dikkatimi çeken başka bir mesele var.
Milyarlarca dolarlık ekonomik hareketlilikten söz ediyoruz ama bu pastanın nasıl paylaşılacağını yeterince konuşmuyoruz.
Konaklamadan ulaşıma, organizasyon hizmetlerinden stant kiralamalarına kadar büyük bir ekonomik ekosistem oluşuyor.
Peki küçük işletmeler, yerel kuruluşlar ve sınırlı bütçeli sivil toplum örgütleri bu ekosistemde hangi imkânlara sahip?
Hizmet alımlarının maliyeti ve seçim kriterleri ne ölçüde şeffaf?
Beklenen ekonomik büyüklüğün ne kadarı Antalya’daki küçük ve orta ölçekli işletmelere yansıyacak?
Ve belki de en önemlisi:
COP31’in ekonomik büyüklüğüyle övünürken, bu organizasyona katılmanın ne kadar pahalı hâle geldiğini neden aynı açıklıkla konuşmuyoruz?
13 Ekim’de Analiz Gazetesi’nde yayımlanan bir haber oldukça dikkat çekiciydi.
Haberde, COP31 öncesinde konaklama ve stant maliyetleri nedeniyle uluslararası kuruluşlarla özel sektör temsilcileri arasında rahatsızlık yaşandığı aktarılıyordu.
Özellikle bazı otellerin en az beş gece konaklama şartı uyguladığı, yüksek paket fiyatlarının kısa süreli katılmak isteyen kuruluşların bütçelerini zorladığı öne sürülüyordu.
Daha da önemlisi, stant kiralama bedellerinin önceki COP organizasyonlarıyla karşılaştırıldığında yüksek bulunduğu iddia ediliyordu.
Bunlar organizasyon yönetiminin açıklığa kavuşturması gereken iddialar.
Çünkü dünyanın farklı ülkelerinden gelecek bağımsız bir araştırmacı, küçük bir çevre örgütü veya gençlik temsilcisi için birkaç günlük konaklama bile ciddi bir gider.
Büyük şirketlerin sponsorluk ve katılım bütçeleriyle küçük sivil toplum kuruluşlarının imkânlarını aynı kefeye koyamayız.
Bu noktada sorulması gereken şey çok basit:
Bir iklim zirvesinde şirketler yüksek bütçeleri sayesinde geniş alanlarda temsil edilirken, sınırlı kaynaklara sahip çevre savunucularının katılımı ekonomik nedenlerle zorlaşıyorsa, ortaya çıkan temsil dengesini nasıl değerlendireceğiz?
Elbette her pahalı teklif usulsüzlük anlamına gelmez.
Ancak kamuoyunun, stant fiyatlandırmasının hangi kriterlere göre yapıldığını ve küçük kuruluşlar için hangi desteklerin sağlandığını öğrenmeye hakkı var.
Organizasyonun tartışılması gereken bir diğer boyutu da basın ve sivil toplum erişimi.
Bu yıl basın akreditasyonunda yeni bir model uygulanıyor.
UNFCCC sisteminde gazetecilerin bireysel işlemlerinin yanı sıra medya kuruluşları üzerinden yürütülen kurumsal başvuru süreci bulunuyor.
Bu sistemin uluslararası düzeyde uygulanıyor olması, bağımsız gazeteciler üzerindeki etkilerini tartışmayı gereksiz kılmıyor.
Platform24’ün 14 Ekim tarihli haberinde görüşlerine yer verilen İklim Masası editörü Selin Uğurtaş, yeni akreditasyon modelinin bağımsız gazeteciler açısından katılımı zorlaştırabildiğine dikkat çekiyor.
Aynı haberde bağımsız kuruluşların hazırlık ve danışma süreçlerine katılım konusunda yaşadığı güçlükler de anlatılıyor.
Burada organizasyon yönetimine doğrudan sormak istediğim bir soru var:
Büyük yayın kuruluşlarıyla bağımsız gazetecilerin zirveyi takip edebilmesi için gerçekten eşit koşullar oluşturulabiliyor mu?
Bir gazetecinin görevi yalnızca organizasyonun ne kadar başarılı olduğunu aktarmak değildir.
Eksikleri görmek, eleştirileri duyurmak ve gerektiğinde organizatörlere rahatsız edici sorular sormak da gazeteciliğin temel sorumluluğudur.
Dünyaya açık bir zirvenin başarısı, yalnızca kaç gazeteciyi akredite ettiğimizle değil, o gazetecilerin ne kadar özgür ve etkin çalışabildiğiyle de ölçülmelidir.
COP31 hazırlıklarında sivil toplum katılımına ilişkin olumlu adımlar da var.
Antalya’daki sivil toplum kuruluşları kendi aralarında örgütleniyor, etkinlikler hazırlıyor ve zirveye katkı sunmaya çalışıyor.
Hatta nisan ayında yayımlanan COP31 Sivil Platformu Ortak Bildirisi, hazırlık çalışmalarına sivil toplumun kurumsal düzeyde katılması gerektiğini açıkça ortaya koymuştu.
Fakat önemli bir ayrım var.
Sivil toplum kuruluşlarına etkinlik alanı açmakla, onları organizasyonun karar süreçlerine katmak aynı şey değil.
Uluslararası bir zirveye ev sahipliği yaparken büyük şirketlerle, kamu kurumlarıyla ve uluslararası delegasyonlarla koordinasyon elbette gerekiyor.
Ama aynı koordinasyon yerel sivil toplum kuruluşlarıyla da kurulmalı.
Özellikle Antalya’daki gençlik örgütlerinin, çevre kuruluşlarının, meslek odalarının ve bağımsız inisiyatiflerin süreç hakkında düzenli bilgi alabileceği bir yapı bulunmalı.
Hangi kuruluşların hangi kriterlere göre davet edildiği, başvuruların nasıl değerlendirildiği ve etkinlik alanlarının nasıl tahsis edildiği mümkün olduğunca şeffaf olmalı.
Çünkü dünyanın dört bir yanından gelen temsilcilerin iklim adaletini konuştuğu bir zirvede, katılım hakkının kendisi de adil olmak zorunda.
Bakan Kurum’un 22 Ekim’deki açıklamasında önemli altyapı yatırımları da bulunuyordu.
38 kilometrelik yol çalışması, ulaşım kapasitesine ilave edilen 630 araç, yeni toplantı alanları ve 35 bin metrekareyi aşan kalıcı yapı yatırımları bunlardan bazıları.
Bunlar hafife alınabilecek hazırlıklar değil.
Üstelik Birleşmiş Milletler ile Türkiye arasındaki Ev Sahibi Ülke Anlaşması’nda katılımcıların konaklama hakları, erişilebilirlik ve organizasyon yönetimiyle ilgili düzenlemeler de bulunuyor.
Ancak kâğıt üzerindeki güvencelerin sahada ne kadar etkili olacağı, gerçek uygulamada görülecek.
Örneğin resmî konaklama platformu dışındaki otellerde kalan katılımcıların ücretsiz servis hizmetlerine erişimi daha sınırlı olabiliyor.
Bu durum özellikle daha ucuz konaklama arayan katılımcılar açısından dikkatle yönetilmesi gereken bir mesele.
Organizasyonun başarılı olması için yalnızca devlet başkanlarının ulaşımı değil, sınırlı bütçeyle gelen bir sivil toplum temsilcisinin konferans alanına erişimi de önemli.
Bir de bütün bu hizmetlerin maliyeti meselesi var.
Zirve için yapılan kalıcı yatırımların toplam tutarı nedir?
Organizasyon hizmetlerinin hangi bölümleri hangi yöntemlerle temin edildi?
Geçici ve kalıcı yatırımlar arasında nasıl bir maliyet ayrımı yapıldı?
Bunlar suçlama değil, kamuoyunun cevap bekleyebileceği meşru sorular.
COP31’in başarılı olmasını isterim.
Çünkü bu organizasyon Antalya’nın, Türkiye’nin ve bölgedeki sivil toplumun uluslararası görünürlüğü açısından büyük bir fırsat.
Ama başarıyı yalnızca görkemli açılışlarla, dolu otellerle, ziyaretçi sayılarıyla ve televizyon yayınlarıyla tanımlamaya itirazım var.
Gerçek başarı, kimin katılabildiğinde, kimin dışarıda kaldığında ve organizasyonun ne kadar hesap verebilir yürütüldüğünde de ortaya çıkacak.
Bütün bu tartışmaların ardından organizasyon yönetiminden kamuoyuna açık, karşılaştırılabilir ve anlaşılır bilgiler paylaşmasını beklemek son derece doğal.
Stant ücretleri açıklansın.
Sivil toplum için sağlanan indirimler ve destekler duyurulsun.
Konaklama konusundaki şikâyetlere verilen yanıtlar kamuoyuyla paylaşılsın.
Akreditasyon sürecindeki sorunların nasıl çözüldüğü anlatılsın.
Ve elbette kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen yatırımların maliyeti ile kalıcı faydaları şeffaf biçimde değerlendirilsin.
Çünkü uluslararası bir organizasyonu güçlü kılan yalnızca büyüklüğü değildir.
Eleştiriler karşısında gösterebildiği açıklık da gücünün bir parçasıdır.
9 Kasım’da dünya Antalya’ya gelecek.
Liderler için kapılar açılacak.
Delegasyonlar ağırlanacak.
Şirketler, kurumlar ve uluslararası kuruluşlar kendi gündemlerini anlatacak.
Peki sınırlı bütçeyle gelen gençlik örgütleri, bağımsız gazeteciler ve küçük çevre kuruluşları aynı kolaylıkla yer bulabilecek mi?
Benim COP31 öncesinde merak ettiğim en önemli meselelerden biri bu.
Organizasyonun büyüklüğüyle gurur duymak mümkün.
Ancak büyüklük, katılımın adil olduğu anlamına kendiliğinden gelmiyor.
Dünyanın geleceği üzerine konuşmak için Antalya’da devasa bir masa kuruluyor.
Şimdi asıl mesele, o masanın ne kadar büyük olduğu değil, kimlerin o masaya oturabildiği.
Ve unutmayalım:
Dünyayı kurtarmak için düzenlenen bir zirvede, önce herkesin içeri girebildiğinden emin olmak gerekir.
Fuat Keyman’ın Ardından 2 Yıl Geçti: Türkiye Onun Anlattığı Demokrasiyi Hâlâ Arıyor
KİHEP’in 30. Yılı Antalya’da Şenlikle Kutlandı
Çerkes/Kafkas Diasporası Sivil Toplum Kuruluşlarından Moskova’daki Toplantıya Tepki
Mülteciler Derneğinden Çalışma İzinleri ve Sosyal Güvenlik Mevzuatı Üzerine Bilgilendirme Toplantısı
Gümüşlük Forumu’ndan Sahilde Planlanan Yıkımlara İlişkin Açıklama
Uluslararası Mülteci Hakları Derneğinden Gözlemci Avukatlara Deneyim Paylaşımı Çağrısı
Pembe Hayat Derneği Finans ve İdari İşler Koordinatörü Arıyor
Avrupa Birliği Diplomasi Programı 2027 Başvuruları Başladı
Sabancı Vakfı Fark Yaratanlar Programı 18. Sezon Başvuruları Başladı
Ankara Çözümler Atölyesi’nde Genç Mühendislerden Sürdürülebilirlik İçin Yenilikçi Öneriler
TAPV İzmir’de Yerel Program Sorumlusu Arıyor