Sivil toplum alanında uzun yıllardır çalışan biri olarak çok sayıda derneği, platformu, kampanyayı ve hak mücadelesini takip ettim.
Bazıları çok güçlü başladı, kısa sürede sessizleşti. Bazıları sosyal medyada görünür oldu ancak bu görünürlüğü örgütlü bir mücadeleye dönüştüremedi. Bazıları ise haklı bir meseleyi savunmasına rağmen üyelerini ve gönüllülerini sürecin gerçek bir parçası haline getirmekte zorlandı.
Bir süredir Engelli Emeklilik Dayanışma Derneği’ni, yani EMED’i, yakından takip ediyorum.
Derneğin WhatsApp grubunda da uzun zamandır bulunuyorum. Oradaki iletişimi, insanların yaşadığı sorunları, birbirlerine nasıl destek olduklarını, gelişmeler karşısında nasıl harekete geçtiklerini görüyorum. Bunun yanında sosyal medya çalışmalarını, kamuoyuna yönelik açıklamalarını, kampanyalarını ve karar vericilerle kurdukları temasları da izliyorum.
Ve şunu açıkça söyleyebilirim:
EMED, son dönemde Türkiye’de hak temelli örgütlenmenin dikkatle incelenmesi gereken örneklerinden birini ortaya koyuyor.
EMED’i farklılaştıran en önemli noktalardan biri, mücadelenin yalnızca yönetim kurulu tarafından yürütülmemesi.
Burada üyeler ve gönüllüler pasif birer takipçi değil.
Doğrudan sürecin parçası.
Bir taraftan üyeler ve gönüllüler CİMER üzerinden başvurular yapıyor, resmi kurumlara taleplerini iletiyor. Bir taraftan sosyal medyada kampanya çalışmaları yürütülüyor, içerikler yaygınlaştırılıyor, kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor.
Diğer taraftan yaşanan mağduriyetler takip ediliyor, hak sahiplerinin karşılaştığı sorunlar görünür hale getiriliyor, hasta ve mağdur durumdaki kişilere ulaşılmaya çalışılıyor.
Medya çalışmaları yürütülüyor.
Karar vericilerle temas kuruluyor.
Hukuki ve idari yollar takip ediliyor.
Sosyal medya kampanyaları yapılıyor.
Üyeler bilgilendiriliyor.
Gönüllüler harekete geçiriliyor.
Ve bütün bunlar birbirinden kopuk değil, aynı hak mücadelesinin parçaları olarak yürütülüyor.
Bence EMED’i benzer yapılardan ayıran en belirgin taraf tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Bugün neredeyse bütün derneklerin sosyal medya hesabı var.
Ama sosyal medya hesabına sahip olmakla sosyal medyayı örgütlenme aracı olarak kullanmak arasında büyük fark bulunuyor.
EMED’in çalışmalarında benim dikkatimi çeken şey, sosyal medyanın yalnızca duyuru yapmak için kullanılmaması.
Bir gelişme olduğunda insanlar bilgilendiriliyor.
Bir kampanya başladığında üyeler ve gönüllüler sürece dahil oluyor.
Bir mağduriyet gündeme geldiğinde o mesele daha geniş kesimlere taşınmaya çalışılıyor.
Bir açıklama yapıldığında insanlar yalnızca okumuyor; paylaşıyor, yorum yapıyor, yaygınlaştırıyor.
Böylece derneğin kurumsal hesabının ulaşabileceğinden çok daha geniş bir iletişim ağı ortaya çıkıyor.
Bu, hak temelli örgütlenme açısından son derece önemli.
Çünkü bir mücadele ne kadar haklı olursa olsun, eğer kendi kitlesini harekete geçiremiyorsa kamuoyunda kalıcı bir etki yaratması çok zor.
EMED ise üyelerini ve gönüllülerini yalnızca bilgilendirmiyor.
Onları sürecin aktörü haline getiriyor.
Sivil toplumun önemli sorunlarından biri, zaman zaman hak sahiplerinin adına konuşulan kişilere dönüşmesi.
Birileri onların adına açıklama yapıyor.
Birileri onların adına toplantıya katılıyor.
Birileri onların adına karar vericiyle görüşüyor.
Birileri onların adına rapor hazırlıyor.
Ancak hak sahibi sürecin dışında kalıyor.
EMED’de gözlemlediğim model ise bunun tersine ilerliyor.
Hak sahibi kendisi başvuru yapıyor.
Kendisi paylaşım yapıyor.
Kendisi kampanyaya katılıyor.
Kendisi yaşadığı sorunu anlatıyor.
Kendisi başka bir hak sahibine bilgi veriyor.
Kendisi kamuoyu oluşturma çabasının bir parçası oluyor.
İşte bana göre gerçek örgütlenme tam olarak burada başlıyor.
Çünkü sivil toplumun en güçlü hali, insanların adına konuşmak değil; insanların kendi hakları için konuşabilecekleri alanı oluşturabilmektir.
Ben EMED’i yalnızca kamuoyuna açık sosyal medya hesaplarından takip etmiyorum.
Uzun zamandır WhatsApp grubunda da bulunuyorum.
Orada gördüğüm en önemli şeylerden biri insanların birbirleriyle kurduğu dayanışma.
Bir gelişme olduğunda bilgi hızla yayılıyor.
Bir başvuru yapılması gerektiğinde insanlar birbirini bilgilendiriyor.
Bir kampanya başladığında insanlar harekete geçiyor.
Bir sorun yaşandığında benzer deneyime sahip başka biri destek olmaya çalışıyor.
Bunların her biri dışarıdan küçük görünebilir.
Ama örgütlenme zaten böyle oluşuyor.
İnsan önce şunu fark ediyor:
“Bu sorunu yalnızca ben yaşamıyorum.”
Ardından başka insanlarla yan yana geliyor.
Sonra bilgi paylaşmaya başlıyor.
Daha sonra birlikte hareket ediyor.
Ve bir noktadan sonra “ben” kelimesinin yerini “biz” almaya başlıyor.
Sivil toplumun gerçek gücü de tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Türkiye’de çok sayıda başarılı dernek var.
Ama EMED’de benim özellikle dikkatimi çeken nokta, mücadelenin bütün bileşenlerinin aynı anda devrede olması.
Bir tarafta resmi başvurular.
Bir tarafta sosyal medya kampanyaları.
Bir tarafta üye ve gönüllü mobilizasyonu.
Bir tarafta mağduriyetlerin ve bireysel hikâyelerin görünür hale getirilmesi.
Bir tarafta medya çalışmaları.
Bir tarafta karar vericilerle temas.
Bir tarafta hukuki ve idari süreçlerin takibi.
Bunların her biri tek başına yapılabilir.
Ama asıl örgütlenme, bunların aynı hedef doğrultusunda birlikte yürütülebilmesidir.
EMED’de gördüğüm fark tam olarak bu.
Bir kampanya yürütmüyorlar; bir mücadele ekosistemi oluşturuyorlar.
Ve bence bu, Türkiye’de sivil toplum açısından üzerinde durulması gereken önemli bir örnek.
Sivil toplumda “örgütlüyüz” kelimesini çok sık kullanıyoruz.
Ama örgütlü olmak, yalnızca çok sayıda üyeye sahip olmak değildir.
Kalabalık bir WhatsApp grubuna sahip olmak değildir.
Yüksek takipçili sosyal medya hesabına sahip olmak da değildir.
Gerçek örgütlülük, ihtiyaç olduğunda insanların aynı hedef doğrultusunda harekete geçebilmesidir.
Bir gelişme olduğunda üyelerin ne yapacağını bilmesi.
Gönüllülerin sürece dahil olması.
Hak sahibinin kendi mücadelesinin öznesi olması.
Bilginin hızlı yayılması.
Kurumsal yapıyla tabanın birbirinden kopmaması.
Ve bütün bunların süreklilik göstermesi.
EMED’de benim gördüğüm yapı buna oldukça yakın.
Bir kampanyayı başlatmak kolaydır.
İlk günlerde herkes heyecanlıdır.
Bir etiket belirlenir.
Paylaşımlar yapılır.
Basın açıklaması hazırlanır.
Ancak haftalar ve aylar geçtikçe aynı mücadeleyi aynı kararlılıkla sürdürebilmek çok daha zordur.
EMED’de benim dikkatimi çeken konulardan biri de bu süreklilik.
Aynı mesele tekrar tekrar anlatılıyor.
İnsanlar bilgilendiriliyor.
Kampanyalar devam ediyor.
Başvurular yapılıyor.
Gündem takip ediliyor.
Yeni gelişmeler hızlı biçimde üyelerle paylaşılıyor.
Medya görünürlüğü için çaba gösteriliyor.
Karar vericilerle temas sürdürülüyor.
Sivil toplumda bazen başarının en önemli anahtarı çok karmaşık değildir:
Israr etmek.
Haklı olduğuna inandığın meseleyi, sonuç alıncaya kadar tekrar tekrar anlatabilmek.
EMED’in örgütlenmesini yalnızca engelli emekliliği alanı üzerinden değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum.
Buradaki model başka hak alanları açısından da önemli dersler taşıyor.
Çünkü birçok sivil toplum örgütünün temel problemi aslında kaynak eksikliğinden önce örgütlenme eksikliği.
Proje var.
Bütçe var.
Sosyal medya hesabı var.
Yönetim kurulu var.
Ama topluluk yok.
EMED’de ise önce topluluk duygusu oluşuyor.
İnsanlar kendi meselelerinin etrafında bir araya geliyor.
Ardından bu topluluk savunuculuk gücüne dönüşüyor.
İşte tam da bu nedenle EMED’i uzun süredir takip ederken yalnızca bir hak mücadelesini değil, aynı zamanda bir örgütlenme modelini izlediğimi düşünüyorum.
EMED’in yürüttüğü mücadelenin nihai sonucunu bugün söylemek mümkün değil.
Ancak sonuçtan bağımsız olarak önemli bir şey şimdiden gerçekleşmiş durumda.
Birbirini daha önce tanımayan insanlar ortak bir mesele etrafında buluşuyor.
Haklarını araştırıyor.
Bilgi paylaşıyor.
Resmi başvurular yapıyor.
Sosyal medyada sesini yükseltiyor.
Birbirine destek oluyor.
Medyanın dikkatini çekmeye çalışıyor.
Karar vericilere ulaşıyor.
Ve bireysel olarak yaşanan sorunları kolektif bir hak talebine dönüştürüyor.
Bence sivil toplum tam olarak budur.
Uzun süredir EMED’in WhatsApp grubunda bulunan, sosyal medya çalışmalarını ve yürüttüğü mücadeleyi takip eden biri olarak şunu söyleyebilirim:
EMED’i farklılaştıran yalnızca savunduğu hak değil; o hakkı yönetiminden üyesine, gönüllüsünden hak sahibine kadar bütün bileşenleriyle birlikte savunabilmesi.
Bir sivil toplum örgütünün gerçek gücü de zaten burada ortaya çıkar.
İnsanların yalnızca “destekçi” olmadığı, mücadelenin doğrudan parçası olduğu yerde.
Ve belki de bugün Türkiye’de sivil toplumun en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri tam olarak budur:
Daha fazla örgütlenme.
Daha fazla dayanışma.
Daha fazla katılım.
Daha fazla ısrar.
Çünkü hak mücadelelerinde bazen en güçlü değişim, tek bir kelimeyle başlar:
“Ben”den “biz”e geçebilmek.
Hibe Biterse Dernek de mi Bitecek? Türkiye Sivil Toplumunun Finansal Çıkmazı
Fuat Keyman’ın Ardından 2 Yıl Geçti: Türkiye Onun Anlattığı Demokrasiyi Hâlâ Arıyor
e-Gençlik’ten 2010 Dünya Gençlik Kongresi Paylaşımı
KRE-AKT’ın Kazananları Açıklandı
ERC 2027 Consolidator Grant Başvuruları Açıldı
İsveç Sarayı’nda Teknoloji Buluşması
Engelli Hakları İçin Yeni Nesil Savunuculuk Projesi Gençlik Akademisi Tamamlandı
TTGV Öncül Proje Programı’nda İlk İmzalar Atıldı: Dört Teknoloji Projesi Hayata Geçirilecek
PACE Projesi’nin İlk Yerel Katılım Çalıştayı Hatay Defne’de Gerçekleştirildi
Hatay’da Denizel İstilacı Türlere Karşı Farkındalık Etkinliği Düzenlendi
EGED Engelli Hakları İçin Yeni Nesil Savunuculuk Gençlik Akademisi’ni Tamamladı