a

Hibe Biterse Dernek de mi Bitecek? Türkiye Sivil Toplumunun Finansal Çıkmazı

Türkiye’de bir sivil toplum örgütünün ne kadar güçlü olduğunu anlamak için çoğu zaman yanlış soruyu soruyoruz:

“Bütçesi ne kadar?”

Asıl sormamız gereken soru başka:

“Yarın bütün hibeleri kesilse bu örgüt kaç ay daha yaşayabilir?”

Bu sorunun cevabı, Türkiye’de sivil toplumun finansal meselesini belki de onlarca gösterge ve tablodan daha iyi anlatıyor.

Sivil Toplum Geliştirme Merkezi’nin (STGM) yayımladığı Finansal Güçlenme Programı raporu, tam da bu meselenin üzerindeki örtüyü kaldırıyor. Rapor, programa başvuran 109 sivil toplum örgütünün verilerine ve kısa listeye kalan 28 örgütle yapılan derinlemesine görüşmelere dayanıyor. Dolayısıyla elimizde Türkiye’deki bütün sivil toplumun temsilî bir fotoğrafı yok. Zaten rapor da programa başvuran örgütlerin Türkiye’deki genel sivil toplum evrenine göre daha profesyonelleşmiş bir grup olduğunu açıkça belirtiyor. Buna rağmen ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Çünkü daha kurumsallaşmış sayılabilecek örgütlerde bile ciddi bir sorun var:

Sivil toplum faaliyet yürütüyor ama kendi ekonomik geleceğini yeterince yönetemiyor.

Ve bunun sorumluluğunu yalnızca STK’lara yüklemek büyük hata olur.

109 örgütten 90’ının yazılı kaynak geliştirme stratejisi yok

Raporun benim açımdan en çarpıcı rakamlarından biri şu:

109 örgütün yalnızca 19’unun yazılı kaynak geliştirme stratejisi var. 90’ının yok.

Yani başvuran örgütlerin yüzde 82,6’sı, kaynak geliştirmeyi henüz yazılı ve kurumsallaşmış bir süreç haline getirememiş. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Bu rakamı “STK’lar plansız” diyerek okumak çok kolay.

Ama biraz daha yakından bakalım.

Bir dernekte başkan proje yazıyor.

Koordinatör fon arıyor.

İletişim sorumlusu bağışçıyla görüşüyor.

Yönetim kurulu bir şirketten destek bulmaya çalışıyor.

Gönüllü biri Erasmus+ çağrılarını takip ediyor.

Başka biri belediyeyle konuşuyor.

Bütün bunların arasından bir proje çıktığında herkes birkaç ay rahatlıyor.

Sonra proje bitiyor.

Ve sistem yeniden başlıyor.

Bu, kaynak geliştirme stratejisi değildir.

Bu, hayatta kalma refleksidir.

Türkiye’de birçok STK kaynak geliştirmiyor; bir sonraki finansal krize kadar zaman satın alıyor.

Raporun “reaktif kaynak geliştirme” dediği mesele tam olarak burada başlıyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Bir fon çağrısı, bir proje, birkaç çalışan… Sonra?

Türkiye sivil toplumunda yıllardır garip bir döngü oluştu.

Bir fon kuruluşu çağrı açıyor.

STK bir proje geliştiriyor.

Proje kabul ediliyor.

Bir koordinatör, uzman veya iletişim çalışanı işe alınıyor.

Faaliyetler başlıyor.

Toplantılar yapılıyor.

Rapor hazırlanıyor.

Proje başarıyla tamamlanıyor.

Ve sonra?

Çoğu zaman kurum yeniden başa dönüyor.

STGM raporu, hibe ve proje odaklı modelin örgütlere büyük ölçekli faaliyet ve nitelikli insan kaynağı imkânı sağladığını kabul ediyor. Ancak aynı modelin örgütleri sürekli bir “başvuru–raporlama–kapanış” döngüsünehapsetme riski taşıdığını da söylüyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Bence raporun en önemli meselelerinden biri burada.

Çünkü Türkiye’de yıllardır “proje sürdürülebilirliği” konuşuyoruz.

Belki artık şu soruyu sormalıyız:

Projenin sürdürülebilirliğinden önce kurumun sürdürülebilirliği ne olacak?

Üç yıl boyunca yüzlerce gence ulaşan bir dernek düşünün.

Projesi bittiğinde çalışanlarının tamamını kaybediyorsa gerçekten kurumsal kapasite geliştirmiş midir?

Beş farklı proje yürütmüş fakat altıncı projeyi alamayınca ofisini kapatıyorsa gerçekten güçlenmiş midir?

Fon kuruluşları faaliyet sayısını, katılımcı sayısını, görünürlüğü ve çıktıların kalitesini ölçerken neden daha az sıklıkla şu soruyu soruyor:

“Bu fon sona erdikten sonra örgütün kendisi daha güçlü olacak mı?”

Sivil toplumdan profesyonellik bekliyoruz ama profesyonelliği finanse etmiyoruz

Burada başka bir paradoks çıkıyor karşımıza.

Rapor kapsamındaki 80’den fazla örgütün kaynak geliştirmeden sorumlu özel bir personeli bulunmuyor. Kaynak geliştirme; yönetim kurulu üyelerine, koordinatörlere, iletişimcilere veya gönüllülere ek iş olarak yükleniyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Sonra aynı örgütlerden şunları bekliyoruz:

Stratejik plan hazırlayın.

Kurumsal iletişiminizi güçlendirin.

Bağışçı veri tabanı oluşturun.

Dijital kaynak geliştirin.

Etkinizi ölçün.

Şeffaflık raporu yayımlayın.

Uluslararası fonları takip edin.

Özel sektörle ilişki geliştirin.

Gönüllülerinizi yönetin.

Savunuculuk yapın.

Ve mümkünse bütün bunları düşük idari giderle gerçekleştirin.

Bu denklem matematiksel olarak bile çalışmıyor.

Kurumsallaşma para gerektirir.

İyi bir mali müşavir para gerektirir.

Profesyonel iletişim para gerektirir.

Kaynak geliştirme uzmanlığı para gerektirir.

Veri altyapısı para gerektirir.

Nitelikli insan kaynağını kurumda tutmak para gerektirir.

STK’ların profesyonelleşmesini isteyip personel ve kurumsal giderleri “proje dışı maliyet” gibi değerlendiren bir finansman kültürü sürdürülebilir değildir.

Bir noktada kabul etmemiz gerekiyor:

Personel gideri kötü gider değildir.

Ofis gideri kötü gider değildir.

Kurumsal kapasiteye harcanan para boşa harcanan para değildir.

Bunlar sivil toplumun altyapısıdır.

Bir başka paradoks: “Hibeye bağımlı olmayın” diyoruz ama bağış toplamayı zorlaştırıyoruz

Rapordaki en önemli yapısal meselelerden biri de yardım toplama mevzuatı.

Raporun son üç yıllık deneyime ilişkin analizinde 109 örgütün yalnızca 18’inin yardım toplama iznine başvurduğu; bunların 12’sinin başvurusunun reddedildiği, uzun süre yanıtsız bırakıldığı veya prosedürel gerekçelerle askıda kaldığı belirtiliyor. İzin almayı başarabilen altı örgütün de süreci öngörülemez, yavaş ve caydırıcı olarak değerlendirdiği aktarılıyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Burada ciddi bir sistem çelişkisi var.

Sivil topluma diyoruz ki:

Hibeye bağımlı olmayın.

Peki ne yapsın?

Bireysel bağışçı geliştirsin.

Peki topluluktan kolayca kaynak yaratabiliyor mu?

İşte sorun burada.

Toplumdan doğrudan finansman sağlamanın önündeki yasal ve idari belirsizlikler yüksekse örgüt doğal olarak tekrar hibe programlarına dönüyor.

Sonra da aynı örgüt “hibe bağımlısı” olmakla eleştiriliyor.

Bu bir kısır döngü.

Hatta daha ileri gideyim:

Sivil toplumun hibe bağımlılığının bir bölümü örgütlerin tercihi değil, içinde faaliyet gösterdikleri finansal ve hukuki ekosistemin sonucudur.

Rapor da bireysel bağış ve topluluk temelli finansman modellerinin bu yapı nedeniyle dezavantajlı konuma itilebildiğine ve örgütlerin dış kaynaklara daha bağımlı hale gelebildiğine işaret ediyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Dolayısıyla finansal sürdürülebilirliği konuşacaksak sadece STK yönetimlerine eğitim vermek yetmez.

Mevzuatı da konuşacağız.

Bağışçı değil, topluluk oluşturmak

Raporda üzerinde durulması gereken çok değerli başka bir kavram var:

İlişkisel sermaye.

Sivil toplum dünyasında finansmanı çoğu zaman para üzerinden düşünüyoruz.

Oysa bir örgütün en değerli varlığı banka hesabındaki para olmayabilir.

Belki 5 bin kişilik aktif destekçi ağıdır.

Belki 300 düzenli gönüllüsüdür.

Belki yıllardır ilişki kurduğu yerel esnaftır.

Belki belediyelerle oluşturduğu güven ilişkisidir.

Belki alanında geliştirdiği uzmanlıktır.

Belki insanların o örgütün ismini gördüğünde duyduğu güvendir.

STGM raporu da güçlü destekçi ağlarının finansal sürdürülebilirliğin ötesinde toplumsal meşruiyeti ve görünürlüğü güçlendirdiğini, kriz dönemlerinde örgüt için bir tür tampon mekanizmasına dönüşebildiğini vurguluyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

İşte Türkiye sivil toplumunun belki de en büyük zihniyet değişimi burada gerçekleşmeli:

Bağışçı listesi oluşturmaktan topluluk oluşturmaya geçmeliyiz.

Çünkü size bir kez 500 lira gönderen kişi bağışçınız olabilir.

Ama beş yıldır faaliyetlerinizi takip eden, gönüllünüz olan, çevresine sizi anlatan ve gerektiğinde sizi savunan kişi artık finansal bir kaynaktan çok daha fazlasıdır.

O kişi kurumunuzun toplumsal sermayesidir.

Sivil toplumun geleceği hibrit modelde olabilir

Raporda üç temel finansal model tartışılıyor:

Hibe ve proje odaklı model.

Topluluk ve bireysel bağış temelli model.

Ve hibrit, yani çok kanallı model.

Rapora göre dayanıklılık potansiyeli en yüksek yaklaşımlardan biri, farklı kaynakları birlikte kullanan hibrit model. Hibe, bireysel bağış, kurumsal destek, iktisadi işletme ve topluluk katkılarının dengeli biçimde bir araya getirilmesi, tek bir kaynaktaki kesintinin örgütün tamamını çökertmesini önleyebiliyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Bence önümüzdeki yılların sivil toplum örgütü tam olarak böyle olacak.

Bir taraftan AB projesi yürütecek.

Bir taraftan 300 düzenli bireysel destekçisi olacak.

Bir şirketle etik sınırları belirlenmiş bir iş birliği yapacak.

Uzmanlığından eğitim veya danışmanlık geliri elde edecek.

Üyelik sistemini güçlendirecek.

Belki bir iktisadi işletmesi olacak.

Yerel yönetimlerle ortaklık geliştirecek.

Ulusal ve uluslararası fonlara erişecek.

Ama bunların hiçbirine tek başına bağımlı olmayacak.

Finans dünyasında buna portföy çeşitlendirmesi diyoruz.

Sivil toplumun da artık kendi finansal portföyünü yönetmeyi öğrenmesi gerekiyor.

Fon sağlayıcıların da değişmesi gerekiyor

Fakat sorumluluğu yalnızca örgütlere bırakırsak eksik bir tartışma yürütmüş oluruz.

Fon veren kurumların da model değiştirmesi gerekiyor.

Üç aylık, altı aylık veya bir yıllık proje finansmanlarının yanında daha fazla:

çekirdek destek, kurumsal destek, çok yıllı finansman, esnek bütçe, örgütsel gelişim desteği gerekiyor.

STGM raporu da proje bazlı kısıtlı desteklerin ötesine geçen, kurumsal kapasiteyi, stratejik gelişimi ve operasyonel giderleri destekleyen uzun vadeli finansman modellerine ihtiyaç olduğunu açıkça ortaya koyuyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Çünkü güçlü projeler zayıf kurumların üzerinde sonsuza kadar yaşayamaz.

Sivil toplumu gerçekten güçlendirmek istiyorsak sadece proje satın almaktan vazgeçip kurumlara yatırım yapmak zorundayız.

109 örgüt bize aslında ne söylüyor?

Bu araştırmayı okuduğumda gördüğüm şey yalnızca finansman sıkıntısı yaşayan 109 kuruluş değil.

Başka bir şey görüyorum.

Ücret almadan çalışan yöneticileri görüyorum.

Kendi cebinden dernek gideri ödeyen insanları görüyorum.

Bir proje bittiğinde işsiz kalan sivil toplum çalışanlarını görüyorum.

Yeni çağrı açıldı mı diye her sabah fon sitelerini kontrol eden örgütleri görüyorum.

Bir kişinin ayrılmasıyla bütün kurumsal hafızası kaybolan yapıları görüyorum.

Ve bütün bunlara rağmen faaliyet üretmeye devam eden inanılmaz bir gönüllü emeği görüyorum.

Rapor buna çok yerinde bir ifadeyle “sessiz dayanıklılık” diyor: gönüllü emek, kişisel ilişkiler, ücret almama, kişisel kaynak kullanımı ve geçici çözümler üzerinden örgütlerin ayakta kalması. Fakat aynı rapor bunun uzun vadede tükenmişlik ve kurumsal kırılganlık yarattığını da hatırlatıyor. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Bence artık bu sessiz dayanıklılığı romantikleştirmeyi bırakmalıyız.

Bir dernek başkanının elektrik faturasını cebinden ödemesi başarı hikâyesi değildir.

Bir çalışanın aylarca gönüllü çalışması kurumsal sürdürülebilirlik değildir.

Her krizden kişisel fedakârlıklarla çıkmak dayanıklılık değildir.

Bu, sistemin eksikliğini insanların fedakârlıklarıyla kapatmaktır.

Ve bunun bir sınırı vardır.

Asıl mesele para değil, bağımsızlık

Sonunda mesele dönüp dolaşıp paradan daha büyük bir yere geliyor.

Bir örgütün finansal modeli, o örgütün ne kadar bağımsız olabileceğini belirliyor.

Gelirinizin yüzde 90’ı tek bir fondan geliyorsa o fonun öncelikleri değiştiğinde sizin de öncelikleriniz değişebilir.

Tek bir belediyeye bağımlıysanız belediye yönetimi değiştiğinde bütün sisteminiz sarsılabilir.

Tek bir şirket sizi finanse ediyorsa o şirket desteğini çektiğinde faaliyetleriniz durabilir.

Tek bir projeyle personel çalıştırıyorsanız proje bittiğinde kurumsal kapasitenizin yarısını kaybedebilirsiniz.

Bu nedenle kaynak çeşitlendirme yalnızca mali bir konu değildir.

Sivil toplumun bağımsızlığı meselesidir.

STGM raporunun bence bize verdiği en güçlü mesaj da burada yatıyor: finansal sürdürülebilirlik artık yalnızca “fon bulmak” veya bütçe açığını kapatmak olarak görülemez; yönetişim, kurumsal kapasite, topluluk ilişkileri, öğrenme ve bağımsızlıkla birlikte düşünülmek zorunda. STGM | Sivil Toplum Geliştirme Merkezi

Türkiye’de sivil toplum kritik bir eşikte.

Önümüzde iki yol var.

Birincisi, yeni çağrının ne zaman açılacağını bekleyen, proje başlayınca büyüyen, proje bitince küçülen ve sürekli finansal kriz yaşayan bir sivil toplum.

İkincisi ise topluluğu olan, gelirini çeşitlendirmiş, çalışanına yatırım yapan, veri kullanan, şeffaf, kaynak geliştirmeyi profesyonel bir alan olarak gören ve fon sağlayıcıyla bağımlılık değil ortaklık ilişkisi kurabilen bir sivil toplum.

Ben ikinci yolun yalnızca daha sürdürülebilir olduğuna değil, daha özgür bir sivil toplum yaratacağına inanıyorum.

Çünkü güçlü sivil toplumun en önemli göstergesi kaç proje aldığı değildir.

Belki de gerçek ölçü şudur:

Bir fon bittiğinde kurumun hikâyesi de bitiyor mu, yoksa devam mı ediyor?

İşte Türkiye’de sivil toplumun önümüzdeki dönemde cevaplaması gereken asıl soru bu.

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

Türkiye’de Sivil Toplumun Bir Hafızası Yok Bir Proje Bitince Geriye Ne Kalıyor?

HIZLI YORUM YAP

error: Content is protected !!