Bir önceki yazıda “Fonlar gerçekten azalıyor mu?” sorusuna yanıt aradım. Veriler, küresel yardım sisteminde ciddi bir daralma yaşandığını; ancak sivil toplum açısından meselenin yalnızca kaynakların azalmasından ibaret olmadığını gösteriyordu.
Bazı fonlar kapanıyor, bazı programlar küçülüyor, bazı kaynaklar ise iklim, dijital dönüşüm, afet dayanıklılığı ve sosyal girişimcilik gibi yeni alanlara yöneliyor.
Fakat bütün bu değişimin ortasında daha önemli bir dönüşüm yaşanıyor:
Kaynakların yerel sivil toplum kuruluşlarına doğrudan ulaşması zorlaşırken, fonları yöneten aracı mekanizmalar güçleniyor.
Bu nedenle artık yalnızca “Ne kadar fon var?” sorusunu değil, “Fonun anahtarını kim elinde tutuyor?” sorusunu da sormamız gerekiyor.
Çünkü fonun gerçek sahibi, yalnızca parayı sağlayan kurum değildir. Programın önceliklerini belirleyen, başvuru kriterlerini yazan, değerlendirme sistemini kuran, bütçeyi bölüştüren, hangi kuruluşun destekleneceğine karar veren ve başarının nasıl ölçüleceğini tanımlayan aktör de kaynak üzerinde önemli bir güce sahiptir.
Bugün uluslararası bir kaynağın yerel bir sivil toplum kuruluşuna ulaşmadan önce geçtiği yol giderek uzuyor.
Donör kurum, kaynağı bir Birleşmiş Milletler kuruluşuna, uluslararası örgüte, konsorsiyuma, kalkınma ajansına, teknik yardım yüklenicisine veya ulusal ölçekte faaliyet gösteren bir aracı kuruluşa aktarabiliyor. Bu yapı da bütçenin bir bölümünü daha küçük hibeler halinde yerel kuruluşlara dağıtıyor.
Avrupa Komisyonu da “dolaylı yönetim” olarak tanımlanan modelde fonların ortak kuruluşlar, uluslararası örgütler veya farklı otoriteler tarafından yönetilebildiğini açıkça belirtiyor.
Böylece ortaya şu zincir çıkıyor:
Donör → ana yüklenici veya uluslararası kuruluş → ulusal aracı → yerel STK → hedef grup.
Her yeni katmanda koordinasyon, personel, danışmanlık, eğitim, izleme, değerlendirme, görünürlük ve idari giderler oluşuyor. Bunun sonucunda programın toplam bütçesi büyük görünse de sahadaki kuruluşa ulaşan miktar çok daha sınırlı kalabiliyor.
Fon ortadan kaybolmuyor; farklı yönetim katmanlarına ayrılıyor.
Asıl sorun da burada başlıyor. Çünkü programın toplam bütçesi çoğu zaman açıklansa bile bunun ne kadarının yerel kuruluşlara ulaştığını, ne kadarının aracılık ve teknik yardım giderlerinde kullanıldığını kolayca göremiyoruz.
Aracı kuruluş modelinin donörler açısından anlaşılabilir gerekçeleri var.
Bir donörün yüzlerce küçük kuruluşla ayrı ayrı sözleşme yapması; mali kontrol, satın alma, raporlama, yaptırım kontrolleri, güvenlik, çocuk koruma, veri güvenliği ve yolsuzlukla mücadele bakımından ciddi bir operasyon yükü oluşturuyor.
Bunun yerine büyük ve deneyimli bir kuruluşla tek sözleşme yapmak, donörün işini kolaylaştırıyor. Mali ve hukuki riskin önemli bir bölümü aracı kuruluşa aktarılıyor. Aracı kuruluş da yerel ortakları seçiyor, eğitiyor, izliyor ve raporlarını birleştiriyor.
Bu model her durumda yanlış değildir. Özellikle küçük ve yeni örgütlerin büyük donör sistemlerine erişmesini sağlayabilir. Yerel kuruluşlara teknik destek sunabilir ve doğrudan karşılayamayacakları mali standartlara ulaşmalarına yardımcı olabilir.
Ancak donör açısından kolaylık sağlayan bir model, yerel sivil toplum açısından yeni bir erişim engeline de dönüşebilir.
Çünkü aracı kuruluş yalnızca parayı aktaran taraf değildir. Çoğu zaman çağrının dilini, başvuru koşullarını, bütçe sınırlarını, faaliyet takvimini, başarı göstergelerini ve raporlama yükümlülüklerini de belirler.
Böylece aracılık teknik bir görev olmaktan çıkar; alanı biçimlendiren bir konuma dönüşür.
Mevcut sistemde dikkat çeken temel çelişkilerden biri, karar yetkisi ile uygulama riskinin farklı yönlere hareket etmesidir.
Programın stratejisi, bütçesi ve göstergeleri üst yapılarda belirlenirken; faaliyetlerin gerçekleştirilmesi, katılımcılara ulaşılması, personel çalıştırılması, satın almaların yapılması ve sahadaki sonuçların üretilmesi yerel kuruluşlardan bekleniyor.
Yerel STK; kur artışı, enflasyon, vergi, SGK, personel, güvenlik, itibar ve uygulama risklerini üstleniyor. Fakat bütçenin yeniden düzenlenmesi veya programın yönünün değiştirilmesi konusunda çoğu zaman sınırlı yetkiye sahip oluyor.
Başka bir ifadeyle:
Karar gücü yukarıda kalırken, uygulama sorumluluğu ve saha riski aşağıya aktarılıyor.
Yerel kuruluşların “ortak” olarak tanımlandığı birçok programda, gerçek ilişkinin ortaklıktan çok alt yükleniciliğe benzediğini görmek mümkün.
Yerel STK’dan kendi toplumunu, hedef grubunu ve bölgesini çok iyi tanıması bekleniyor; fakat program tasarlanırken aynı bilgiye ne kadar başvurulduğu belirsiz kalıyor.
Yakın zamanda gerçekleştirilen bir kapasite geliştirme çalışmasında yaklaşık 20 sivil toplum temsilcisi ile 5 fon kuruluşunun temsilcisi aynı masadaydı.
Sivil toplum kuruluşlarına fonlara erişimde yaşadıkları sorunlar sorulduğunda oldukça benzer itirazlar dile getirildi:
Başvuru ve değerlendirme ölçütlerinin yeterince şeffaf olmadığı, bazı programlarda aynı kuruluşların tekrar tekrar desteklendiği, başarısız başvurulara gerekçeli geri bildirim verilmediği, kurumsal referansların ve ilişkilerin etkili olabildiğine yönelik güçlü bir algının bulunduğu anlatıldı.
Bazı katılımcılar, aracı kuruluşlar tarafından verilen alt hibelerin saha denetiminin ve bağımsız etki değerlendirmesinin yeterli olmadığını da savundu.
Bunlar kanıtlanmış usulsüzlük bulguları değil; sivil toplum temsilcilerinin aynı masada dile getirdiği deneyimler ve algılardı. Dolayısıyla herhangi bir kurum hakkında kesin hüküm kurmak için kullanılamaz.
Fakat bu kadar farklı kuruluşun benzer kaygıları ifade etmesi, görmezden gelinemeyecek bir güven sorununa işaret ediyor.
Fon veren kuruluşlar ise genellikle yerel örgütlerin mali kapasitesinin, raporlama kalitesinin ve kurumsal sürdürülebilirliğinin yetersiz olduğunu belirtiyor.
Böylece iki ayrı anlatı ortaya çıkıyor:
Yerel STK’lar “Bize güvenilmiyor ve sistem şeffaf değil” diyor.
Fon verenler ise “Kuruluşların kapasitesi yeterli değil” yanıtını veriyor.
Peki yıllardır sürdürülen yüzlerce kapasite geliştirme çalışmasına rağmen aynı sorunlar hâlâ devam ediyorsa, yalnızca kuruluşların kapasitesini mi sorgulamalıyız?
Yoksa kapasite geliştirme programlarının kendisini de değerlendirmemiz gerekmiyor mu?
Bir sistem yerel kuruluşları sürekli eğitiyor, fakat onları hiçbir zaman karar veren tarafa taşımıyorsa kapasiteyi geliştirmekten çok bağımlılığı yönetiyor olabilir.
Uluslararası sivil toplum ve insani yardım sisteminde uzun süredir “yerelleşme” kavramı kullanılıyor.
2016 yılında kabul edilen Grand Bargain kapsamında, insani yardım kaynaklarının en az yüzde 25’inin yerel ve ulusal aktörlere mümkün olduğunca doğrudan ulaştırılması hedeflenmişti. Ancak 17 Haziran 2026 tarihli Birleşmiş Milletler oturumunda sunulan tahminler, yerel ve ulusal aktörlere doğrudan ve dolaylı ulaşan payın 2024’te yaklaşık yüzde 9,5 seviyesinde kaldığını, 2025’e ilişkin kısmi görünümün ise yüzde 8,7 olduğunu gösterdi.
Bu veriler Türkiye’deki bütün sivil toplum fonlarına doğrudan uygulanamaz. Ancak uluslararası finansman sistemindeki yapısal sorunu açıkça ortaya koyuyor: Yerelleşme taahhütleri güçlenirken, kaynağın yerel aktörlere doğrudan ulaşması aynı hızda artmıyor.
Çünkü yerelleşme yalnızca projenin yerel bir kuruluş tarafından uygulanması değildir.
Şu sorulara verilen yanıtlar da önemlidir:
Programın önceliklerini yerel kuruluşlar belirleyebiliyor mu? Bütçe üzerinde karar yetkileri var mı? Kurumsal giderleri karşılanıyor mu? Riskler ve genel yönetim giderleri adil biçimde paylaşılıyor mu? Yerel aktörler değerlendirme ve yönetim mekanizmalarında temsil ediliyor mu?
Bu soruların yanıtı hayırsa ortada karar gücünün yerelleşmesi değil, yalnızca uygulamanın yerelleştirilmesi vardır.
Yerelleşme, aynı projeyi daha düşük bütçeyle uygulayacak yerel kuruluş bulmak değildir.
Fonların daraldığı anlatısının yaygınlaşmasıyla birlikte kaynak geliştirme, finansal sürdürülebilirlik, sosyal girişimcilik, özel sektör iş birlikleri ve fon çeşitlendirme eğitimlerinin hızla çoğaldığını görüyoruz.
Bu eğitimlerin tamamını değersiz veya gereksiz görmek doğru olmaz. Sivil toplum kuruluşlarının mali dayanıklılığını artırması gerçekten önemlidir.
Ancak dikkat edilmesi gereken bir güç yoğunlaşması bulunuyor.
Fonların azalacağını söyleyen, kuruluşlara yeni döneme nasıl uyum sağlayacaklarını anlatan, kapasite eğitimlerini düzenleyen, başvuru kriterlerini belirleyen ve ardından yeni fon mekanizmasını yöneten aktörler zaman zaman aynı kurumsal çevrenin içinde yer alabiliyor.
Aynı yapı sorunu tanımlıyor, çözümü geliştiriyor, eğitimi veriyor, kuruluşları değerlendiriyor ve kaynağı dağıtıyorsa burada yalnızca teknik uzmanlıktan değil, alan üzerinde yoğunlaşan bir güçten söz ediyoruz.
Bu ilişki tek başına yanlış veya hukuka aykırı değildir. Fakat daha güçlü şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarını zorunlu kılar.
Çünkü sivil toplumun finansmanı daralırken fon yönetimi, danışmanlık, eğitim, izleme ve aracılık sektörünün büyümesi ciddi bir yönetişim sorusudur.
Sivil toplum fonlarında gerçek şeffaflık yalnızca desteklenen kuruluşların isimlerini yayımlamakla sağlanamaz.
Donörlerin ve aracı kuruluşların en az şu bilgileri kamuoyuyla paylaşması gerekir:
Bu bilgiler açıklanmadıkça “Yerel sivil toplumu destekliyoruz” ifadesi ölçülebilir bir sonuç olmaktan çok kurumsal bir söylem olarak kalacaktır.
Bu sorunun yanıtı tek bir kuruluş veya kurum adı değildir.
Fonun yeni sahipleri; kaynağın hangi alana gideceğine, hangi kuruluşların destekleneceğine, hangi sorunların öncelikli kabul edileceğine, hangi dilin kullanılacağına ve başarının nasıl ölçüleceğine karar verebilen yapılardır.
Uluslararası kuruluşlar, teknik yardım konsorsiyumları, büyük sivil toplum örgütleri, ulusal aracı kuruluşlar, danışmanlık şirketleri ve uzmanlık ağları bu yeni yapının farklı parçalarını oluşturuyor.
Bu aktörlerin hepsini aynı kefeye koymak mümkün değildir. Aralarında son derece şeffaf, katılımcı ve yerel kuruluşların güçlenmesine gerçekten katkı sağlayan yapılar da bulunuyor.
Ancak iyi örneklerin varlığı, sistemdeki güç eşitsizliğini tartışmamıza engel olmamalıdır.
Fonun hukuki sahibi donör olabilir. Kaynağın toplumsal ve ahlaki sahibi ise o kaynağın çözmeyi amaçladığı sorunlardan etkilenen insanlardır.
Aracı kuruluşlar bu iki taraf arasında geçici bir yönetim sorumluluğu üstlenir. Bu sorumluluk, fon üzerinde sınırsız bir karar yetkisi anlamına gelemez.
Yerel sivil toplum kuruluşları da sistemin en sonunda küçük bütçeli faaliyetleri uygulayan aktörlere indirgenemez. Programların tasarımında, yönetiminde, değerlendirilmesinde ve denetiminde söz sahibi olmalıdır.
Çünkü sivil toplumun geleceği yalnızca hangi kuruluşa ne kadar para verileceğiyle ilgili değildir.
Asıl mesele, karar gücünün kimde toplanacağıdır.
Bugün büyüyen şey yalnızca aracı kuruluşların bütçeleri değil; sivil toplumun sorunlarını tanımlama, önceliklerini belirleme ve geleceğini yönlendirme güçleridir.
Bu nedenle artık şu soruyu açıkça sormamız gerekiyor:
Aracı kuruluşlar yerel sivil toplumun önündeki kapıları mı açıyor, yoksa o kapıların yeni bekçilerine mi dönüşüyor?
Bir sonraki ve son yazıda, bu yeni finansman düzeninin sivil toplum kuruluşlarına nasıl anlatıldığını ele alacağım:
Sürdürülebilirlik, sosyal girişimcilik ve “kendi kaynağını yarat” önerileri sivil toplumu güçlendiriyor mu; yoksa kamusal sorumluluğun ve donör desteğinin geri çekildiği yeni bir düzene mi hazırlıyor?
1- Sivil Toplum Neye Hazırlanıyor?
Fuat Keyman’ın Ardından 2 Yıl Geçti: Türkiye Onun Anlattığı Demokrasiyi Hâlâ Arıyor
e-Gençlik’ten 2010 Dünya Gençlik Kongresi Paylaşımı
KRE-AKT’ın Kazananları Açıklandı
ERC 2027 Consolidator Grant Başvuruları Açıldı
İsveç Sarayı’nda Teknoloji Buluşması
Engelli Hakları İçin Yeni Nesil Savunuculuk Projesi Gençlik Akademisi Tamamlandı
TTGV Öncül Proje Programı’nda İlk İmzalar Atıldı: Dört Teknoloji Projesi Hayata Geçirilecek
PACE Projesi’nin İlk Yerel Katılım Çalıştayı Hatay Defne’de Gerçekleştirildi
Hatay’da Denizel İstilacı Türlere Karşı Farkındalık Etkinliği Düzenlendi
EGED Engelli Hakları İçin Yeni Nesil Savunuculuk Gençlik Akademisi’ni Tamamladı