a

Fuat Keyman’ın Ardından 2 Yıl Geçti: Türkiye Onun Anlattığı Demokrasiyi Hâlâ Arıyor

Sadece bir akademisyen değildi; sivil toplumun güçlenmesine, farklı seslerin buluşmasına ve daha demokratik bir Türkiye hayaline ömrünü adadı. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nden Anadolu’nun kentlerine uzanan fikirleriyle Prof. Dr. Fuat Keyman, ölümünün ikinci yılında geride bıraktığı büyük mirasla yeniden hatırlanıyor.

Bazı insanların ardından yalnızca ölüm yıl dönümlerinde konuşulur. Bazılarının ise yokluğu, yaşadıkları toplumun gündelik meselelerinde yeniden hissedilir.

Prof. Dr. Fuat Keyman, benim için ikinci grupta yer alan isimlerden biri.

18 Ekim 2024’te aramızdan ayrıldığında Türkiye yalnızca değerli bir akademisyenini kaybetmedi. Üniversite ile toplumu, bilimsel araştırma ile kamusal sorumluluğu, farklı düşünceler ile ortak yaşam arayışını buluşturmaya emek vermiş bir isme veda etti.

Bugün, ölümünün ikinci yılında onu anarken uzun bir akademik özgeçmişi sıralamak istemiyorum.

Çünkü Fuat Keyman’ın yaşamını anlamak için kaç kitap yazdığına, hangi üniversitelerde görev yaptığına ya da katıldığı konferanslara bakmak tek başına yeterli değil.

Asıl mesele şu:

Bir akademisyen, ülkesinin geleceğine ne kadar dokunabilir?

Ve daha önemlisi, o insan aramızdan ayrıldıktan sonra geride bıraktığı fikirler ne kadar yaşayabilir?

Fuat Keyman’ın ardından bu soruları sormamız gerektiğine inanıyorum.

Bilgiyi üniversitenin dört duvarına hapsetmeyen bir akademisyen

Türkiye’de üniversitelerin topluma ne kadar dokunduğu yıllardır tartışılıyor.

Üretilen akademik bilginin ne kadarı vatandaşın hayatını değiştiriyor? Kaç araştırma kamu politikalarına katkı sunuyor? Kaç akademisyen toplumun sorunlarını yalnızca incelemekle kalmayıp çözüm arayışlarına da katılıyor?

Fuat Keyman’ın akademik yaşamını önemli kılan noktalardan biri, bu sorulara çalışmalarıyla karşılık vermeye çabalamasıydı.

ODTÜ’de başlayan, Kanada’daki Carleton Üniversitesi’nde doktorayla devam eden akademik yolculuğunun Türkiye’deki önemli durakları arasında Bilkent, Koç ve Sabancı üniversiteleri yer aldı.

Özellikle Sabancı Üniversitesi bünyesindeki İstanbul Politikalar Merkezi’nde (İPM) yürüttüğü çalışmalar, onun akademik birikiminin toplumla buluştuğu önemli alanlardan biriydi.

Direktörlüğünü yaptığı İstanbul Politikalar Merkezi; demokratikleşme, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, iklim değişikliği, kentleşme, yönetişim ve toplumsal meseleler üzerine araştırmalar yürüten bir düşünce ve politika üretim merkezi olarak gelişti.

Burada asıl kıymetli bulduğum şey, merkezin yalnızca akademisyenlere hitap eden bir yapı olmamasıydı.

Araştırmacıların, kamu politikalarıyla ilgilenen uzmanların ve sivil toplum temsilcilerinin ortak meseleler üzerine konuşabildiği bir alan oluşturulmasıydı.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla araştırma raporu değil.

O raporlardaki bilgileri toplumsal değişime dönüştürebilecek bir ortak akıl.

İstanbul Politikalar Merkezi’nin yürüttüğü faaliyetleri bu nedenle önemsiyorum.

Yirmi yıl önce yazdığı başlık, bugünün sivil toplumunu anlatıyor

Fuat Keyman’ın çalışmalarına bakarken beni en fazla düşündüren eserlerinden biri 2006 yılında Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) tarafından yayımlanan kitabı:

Türkiye’de Sivil Toplumun Serüveni: İmkânsızlıklar İçinde Bir Vaha.

Kitabın üzerinden tam yirmi yıl geçti.

Ama başlığındaki o üç kelime hâlâ zihnimde yankılanıyor:

İmkânsızlıklar içinde bir vaha.

Bugün Türkiye’de herhangi bir sivil toplum kuruluşunun kapısından içeri girin.

Büyük bir ihtimalle benzer hikâyeler duyacaksınız.

Yeterli finansman bulamayan dernekler, iş yükü altında yorulan gönüllüler, sürdürülebilirlik sorunu yaşayan girişimler, bürokrasiyle uğraşırken asıl faaliyetlerine zaman ayıramayan yöneticiler…

Bir tarafta toplumun giderek çeşitlenen ihtiyaçları, diğer tarafta bu ihtiyaçlara cevap vermeye çalışan sınırlı kaynaklara sahip örgütler.

Üstelik sivil toplumun bütün bu zorlukların yanında zaman zaman kendisini anlatmak, bağımsızlığını savunmak ve faaliyetlerinin meşruiyetini yeniden ortaya koymak zorunda kaldığı bir ortam söz konusu.

Keyman’ın yirmi yıl önce ele aldığı meselelerin bugün hâlâ tartışılıyor olması düşündürücü.

Bu noktada kendi deneyimlerimden de biliyorum ki bir sivil toplum kuruluşunu ayakta tutmak, yalnızca iyi niyetle mümkün olmuyor.

Bir fikri hayata geçirmek için kaynak gerekiyor.

Kaynağı bulduğunuzda gönüllü gerekiyor.

Gönüllüyü bulduğunuzda kurumsal kapasite gerekiyor.

Bütün bunları sağladığınızda ise çalışmanızın toplumda karşılık bulması için ayrıca mücadele etmeniz gerekiyor.

Ama yine de insanlar vazgeçmiyor.

Bir gençlik derneği faaliyetlerini sürdürüyor.

Bir kadın örgütü hak mücadelesini bırakmıyor.

Bir çevre platformu yaşadığı kentin geleceğini savunuyor.

Bir dayanışma ağı, kimsenin görmediği insanlara ulaşmaya çalışıyor.

İşte bu yüzden sivil toplumun değerini yalnızca tamamlanan projelerin veya alınan hibelerin toplamıyla ölçemeyiz.

Sivil toplum, toplumun kendi geleceğinde söz sahibi olma iradesidir.

Bu irade güçlü olduğunda demokrasi yalnızca siyasi kurumlarda değil, hayatın içinde de varlık kazanır.

Sabancı Üniversitesi’nden yükselen düşünce, toplumun farklı alanlarına uzandı

Fuat Keyman’ın İstanbul Politikalar Merkezi’ndeki çalışmaları yalnızca Türkiye’nin iç siyasi meseleleriyle sınırlı değildi.

Merkezin Stiftung Mercator ile geliştirdiği iş birliği; Türkiye-Avrupa ilişkileri, iklim politikaları ve araştırmacılar arasındaki diyaloğun güçlendirilmesi açısından önemli bir zemin oluşturdu.

Akademisyenlerin ve politika uzmanlarının farklı disiplinlerden gelen insanlarla birlikte çalışabilmesi, bilgi üretiminin sınırlarını genişletti.

Bence burada dikkat çekici olan, farklı alanların birbirinden kopuk meseleler olarak görülmemesidir.

Çünkü demokratikleşme, iklim adaleti, yerel kalkınma ve sivil toplumun güçlendirilmesi birbirinden tamamen bağımsız konular değildir.

Bir kentin çevresel kararlarına vatandaşlar katılamıyorsa orada bir yönetişim sorunu da vardır.

Bir genç yaşadığı ülkenin geleceğine ilişkin karar süreçlerinde kendisine yer bulamıyorsa orada yalnızca gençlik politikası değil, demokrasi meselesi de vardır.

Bir sivil toplum kuruluşunun görüşü sürekli karar mekanizmalarının dışında kalıyorsa katılımcılık yalnızca kâğıt üzerinde kalabilir.

Keyman’ın farklı alanlara yayılan akademik çalışmalarını değerli kılan, bu bağlantıları düşünmemize imkân vermesidir.

Demokrasinin yalnızca sandıktan ibaret olmadığını hatırlatmak

Türkiye’de demokrasi tartışmaları çoğu zaman seçim dönemlerine sıkışıyor.

Kimin kazanacağı, kimin kaybedeceği, hangi partinin güçleneceği konuşuluyor.

Oysa demokrasi, seçimlerin ertesi sabahı da devam etmesi gereken bir yaşam biçimi.

Şeffaflık, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve vatandaş katılımı olmadan sandığın varlığı tek başına güçlü bir demokratik kültür oluşturmaya yetmez.

Fuat Keyman’ın demokratikleşme, vatandaşlık ve sivil toplum üzerine çalışmaları bu tartışmayı anlamak açısından önemli bir birikim sunuyor.

İstanbul Politikalar Merkezi’nin sivil toplum ve demokratik yönetişim alanındaki çalışmaları da bu çerçevede değerlendirilmeli.

Denge ve Denetleme Ağı gibi farklı sivil toplum aktörlerini ortak demokratik ilkeler etrafında buluşturan girişimlerin deneyimi, Türkiye’de birlikte hareket etmenin önemini gösteriyor.

Çünkü demokrasiyi savunmak, yalnızca kendi düşüncemize yakın insanların haklarını savunmak değildir.

Bizimle aynı düşünmeyen insanların da özgür ve eşit yurttaşlar olarak yaşayabilmesini savunabilmektir.

Belki de Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri bu anlayış.

Birbirimizi yenmeye çalışırken, birbirimizi dinleme yeteneğimizi kaybetmemek.

Demokrasiyi Ankara’dan önce yaşadığımız kentte aramalıyız

Fuat Keyman’ın çalışmalarında yerel yönetimler, Anadolu kentleri, kent vatandaşlığı ve yerel kalkınma da önemli bir yer tutuyordu.

Bu başlıklar benim açımdan özellikle anlamlı.

Çünkü yerelde sivil toplum faaliyetleri yürütenler çok iyi bilir:

Demokrasi bazen bir belediye meclisinin gündeminde başlar.

Bazen gençlerin kendilerini ilgilendiren kararlara katılma talebinde.

Bazen bir mahallenin yeşil alanını korumak için bir araya gelen yurttaşlarda.

Bazen de bir derneğin kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sormasında.

Yerel yönetimlerin sivil toplumla kurduğu ilişki, bir kentin demokratik kültürünü doğrudan etkiler.

Sivil toplumu yalnızca törenlere davet edilen, belirli günlerde hatırlanan veya proje ortaklığıyla sınırlandırılan bir aktör olarak görmek katılımcılığı geliştirmez.

Sivil toplum, kararlar alındıktan sonra bilgilendirilecek değil, kararlar hazırlanırken dinlenecek bir paydaştır.

Gençlerin, kadınların, engellilerin ve farklı toplumsal kesimlerin yerel kararlarda söz sahibi olabilmesi bu nedenle önemlidir.

Bugün Fuat Keyman’ın kent ve yönetişim alanındaki çalışmalarını okurken aklıma gelen soru şu oluyor:

Kentlerimizi yönetirken vatandaşların sesine gerçekten ne kadar yer açıyoruz?

Bu soruya vereceğimiz cevap, demokrasinin gündelik yaşamımızdaki karşılığını da gösterecektir.

Adı yalnızca anılmıyor, akademik mirası da yaşatılıyor

Fuat Keyman’ın vefatının ardından Sabancı Üniversitesi tarafından Fuat Keyman Kürsüsü kurulması önemli bir adım oldu.

Kürsü kapsamında sivil toplum, uluslararası ilişkiler ve Türkiye siyaseti alanlarındaki akademik araştırmaların desteklenmesi amaçlandı.

Fuat Keyman Ziyaretçi Programı, Fuat Keyman Çalıştayı ve doktora öğrencilerine yönelik burs imkânı gibi çalışmalarla bu birikimin yeni araştırmacılara taşınması hedeflendi.

Bir akademisyenin isminin bir kürsüde yaşaması elbette kıymetli.

Ancak bence bir düşünürün gerçek mirası, yalnızca adının verildiği kurumsal yapılarla ölçülemez.

Onun sorduğu sorular yeni kuşaklar tarafından sorulmaya devam ediyorsa, ortaya koyduğu meseleler yeni araştırmalara konu oluyorsa, fikirleri toplumsal tartışmalara katkı sunuyorsa o miras yaşamaya devam ediyor demektir.

Fuat Keyman’ın çalışmalarını da böyle değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

Peki biz geride kalanlar ne yapacağız?

Bir akademisyenin ardından saygıyla birkaç cümle kurmak kolay.

Zor olan, onun yıllarca emek verdiği meselelerde sorumluluk almak.

Türkiye’de sivil toplumun daha güçlü olması gerektiğini söylüyoruz.

Peki sivil toplum kuruluşlarının bağımsızlığını, kurumsal kapasitesini ve sürdürülebilirliğini güçlendirmek için ne yapıyoruz?

Gençlerin geleceğinden söz ediyoruz.

Peki onları karar alma mekanizmalarında gerçekten görüyor muyuz?

Demokrasiden bahsediyoruz.

Peki farklı fikirlerin bir arada bulunabileceği alanları genişletiyor muyuz?

Üniversitelerin öneminden söz ediyoruz.

Peki akademik bilgiyi toplumun ihtiyaçlarıyla buluşturabiliyor muyuz?

Bütün bunlar bugün cevap bekleyen sorular.

Ve bu soruların muhatabı yalnızca siyasetçiler değil.

Üniversiteler, belediyeler, kamu kurumları, özel sektör, medya kuruluşları ve elbette biz sivil toplum temsilcileri de bu sorumluluğun parçasıyız.

Kendimizi de sorgulamamız gerekiyor.

Sivil toplum olarak bazen kendi küçük çevrelerimize sıkışıyor, ortak çalışma alanlarını yeterince geliştiremiyor, birbirimizin deneyimlerinden öğrenme fırsatlarını kaçırabiliyoruz.

Oysa daha güçlü bir sivil toplum için daha fazla diyaloğa, daha fazla dayanışmaya ve daha fazla ortak üretime ihtiyacımız var.

İki yıl sonra geriye kalan

18 Ekim 2024’te bir bilim insanını kaybettik.

18 Ekim 2026’da ise onun ardından yalnızca yas tutmanın ötesine geçip bıraktığı düşünsel mirası konuşabilme imkânımız var.

Fuat Keyman, akademik çalışmalarıyla Türkiye’de sivil toplumun, demokrasinin, vatandaşlığın ve birlikte yaşama kültürünün tartışılmasına önemli katkılar sundu.

İstanbul Politikalar Merkezi’nde yürüttüğü çalışmalarla bilginin toplumla buluşabileceği alanların gelişmesine emek verdi.

Geride kitaplar, makaleler, öğrenciler, araştırmalar ve kurumsal bir birikim bıraktı.

Ama benim için bütün bunların ötesinde bir hatırlatma var:

Bir ülkeyi değiştirmek istiyorsak önce o ülkede yaşayan insanların birbirleriyle konuşabilecekleri, birbirlerini dinleyebilecekleri ve ortak çözüm üretebilecekleri alanları korumalıyız.

Çünkü toplumsal sorunlarımızı yalnızca daha yüksek sesle konuşarak çözemeyiz.

Bazen çözüm, karşımızdakini dinlemekle başlar.

Bazen bir gencin fikrini ciddiye almakla.

Bazen küçük bir derneğin kapısını çalmakla.

Bazen de kendi görüşümüzden farklı bir düşünceyi anlamaya çalışmakla.

Fuat Keyman’ın ardından iki yıl geçti. Türkiye ise onun yıllarca çalıştığı meselelerle yüzleşmeye devam ediyor.

Bugün onu anarken yalnızca geçmişe değil, geleceğe de bakmamız gerektiğine inanıyorum.

Çünkü bir insanın bıraktığı en değerli miras, yalnızca hatırlanması değil; başlattığı düşünsel arayışın başkaları tarafından sürdürülebilmesidir.

Prof. Dr. Fuat Keyman’ı ölümünün ikinci yılında saygı ve özlemle anıyorum.

Bir ülkenin geleceğini yalnızca güçlü kurumlar değil, birbirini dinlemeyi bilen insanlar da inşa eder.

Ve bazen bir akademisyenin ömrünü adadığı en büyük mesele tam da budur.

Muhittin Alp

18 Ekim 2026

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

Bir Hak Mücadelesini Uzun Süredir İzliyorum: EMED

HIZLI YORUM YAP

error: Content is protected !!