a

1- Sivil Toplum Neye Hazırlanıyor?

FONLAR GERÇEKTEN AZALIYOR MU?

Sivil Toplum Neye Hazırlanıyor? – 1

Türkiye’de sivil toplum alanının son dönemde en sık tekrarlanan cümlelerinden biri şu: “Fonlar azalıyor.”

Bu tespiti artık yalnızca proje ekiplerinden değil; donör temsilcilerinden, aracı kuruluşlardan, ağlardan ve kapasite geliştirme programlarından da duyuyoruz. Hemen ardından benzer öneriler sıralanıyor: Kaynaklarınızı çeşitlendirin, sosyal girişim modelleri geliştirin, özel sektörle iş birliği yapın, bireysel bağışçılara ulaşın ve hibelerden bağımsız hale gelin.

Sivil toplumun tek bir kaynağa bağımlı kalmaması gerektiğine kuşkusuz itiraz edilemez. Ancak bu söylemin giderek ortak bir kabule dönüşmesi, bazı temel soruları sormamızı gerektiriyor:

Fonlar gerçekten azalıyor mu? Azalıyorsa hangi fonlar azalıyor? Kaynak mı küçülüyor, yoksa yerel kuruluşların kaynağa doğrudan erişimi mi zorlaşıyor? Ve en önemlisi, “fonlar azalıyor” söylemi üzerinden sivil toplum nasıl bir finansman düzenine hazırlanıyor?

Bu yazı dizisinin çıkış noktası tam olarak burasıdır.

Beş yıllık tablo ne söylüyor?

Veriler, son beş yılı kesintisiz bir daralma dönemi olarak tanımlamamıza izin vermiyor.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün verilerine göre resmî kalkınma yardımları; pandemi, Ukrayna savaşı, mülteci hareketleri ve büyüyen insani ihtiyaçların etkisiyle 2021–2023 döneminde artmaya devam etti. Küresel yardım hacmi 2023 yılında yaklaşık 223,7 milyar dolarla tarihî seviyeye ulaştı.

Düşüş 2024 yılında başladı. Resmî kalkınma yardımları reel olarak yüzde 6 geriledi. Asıl kırılma ise 2025 yılında yaşandı. Toplam yardım hacmi yüzde 23,1 azalarak 174,3 milyar dolara düştü. OECD, bu gerilemeyi uluslararası kalkınma yardımlarında kayıt altına alınan en büyük yıllık daralma olarak açıkladı.

Dolayısıyla küresel finansman sisteminde ciddi bir daralma yaşandığı açık.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Resmî kalkınma yardımlarının tamamı sivil toplum kuruluşlarına verilen hibelerden oluşmuyor. Bu toplamın içinde devletlere aktarılan destekler, uluslararası kuruluşların bütçeleri, teknik yardım programları, krediler, insani yardımlar ve donör ülkelerin kendi sınırları içinde yaptığı mülteci harcamaları da bulunuyor.

Bu nedenle küresel yardım hacmindeki azalmayı doğrudan “STK fonları aynı oranda azaldı” şeklinde okumak doğru değil. Fakat bu büyük daralmanın donör bütçeleriyle çalışan uluslararası kuruluşları, aracı mekanizmaları ve nihayetinde yerel STK’ları etkilemeyeceğini düşünmek de gerçekçi değil.

Daha doğru ifade şudur:

Uluslararası yardım sistemi küçülüyor; ancak sivil toplum açısından asıl mesele yalnızca toplam kaynağın azalması değil, kalan kaynağın hangi alanlara, hangi kuruluşlar üzerinden ve hangi koşullarla dağıtıldığıdır.

“AB fonları bitiyor” söylemi doğru mu?

Türkiye’deki tartışmanın en sorunlu bölümlerinden biri, küresel daralmanın doğrudan “Avrupa Birliği fonları bitiyor” şeklinde ifade edilmesidir.

Oysa Avrupa Birliği’nin 2021–2027 dönemini kapsayan Katılım Öncesi Yardım Aracı IPA III’ün toplam bütçesi 14,162 milyar avrodur. Bir önceki dönem olan IPA II’nin 2014–2020 bütçesi ise 12,8 milyar avroydu.

Avrupa Birliği tarafından açıklanan verilere göre Türkiye’de IPA III ile İnsan Hakları ve Demokrasi Tematik Programı kapsamında 2021–2023 yılları arasında sivil topluma yönelik toplam destek 103,3 milyon avroya ulaştı. AB ayrıca 2021–2027 dönemi Küresel Avrupa Sivil Toplum Kuruluşları Programı için 1,5 milyar avroluk bütçe oluşturdu.

Bu rakamlar, Avrupa Birliği’nin sivil toplum finansmanından bütünüyle çekildiğini göstermiyor.

Elbette nominal bütçelerin artması, enflasyon karşısında reel bir genişleme yaşandığı anlamına gelmez. Açıklanan kaynakların tamamının doğrudan yerel STK’lara ulaşmadığı da biliniyor. Bütçenin önemli bir bölümü teknik yardım, danışmanlık, koordinasyon, uluslararası kuruluşlar ve aracı yapılar üzerinden kullanılıyor.

Yine de mevcut veriler karşısında “AB fonları sona eriyor” şeklinde genel ve kesin bir hüküm kurmak doğru değil.

Fonlar bütünüyle ortadan kalkmıyor; öncelikler, dağıtım kanalları ve erişim koşulları değişiyor.

Bazı kaynaklar gerçekten kapanıyor

Genel söylemin sorunlu olması, gerçek kayıpların bulunmadığı anlamına gelmiyor.

Türkiye açısından en somut gelişmelerden biri, İsveç’in Batı Balkanlar ve Türkiye’ye yönelik bölgesel reform iş birliğini 30 Haziran 2026’ya kadar aşamalı olarak sonlandırma kararıdır.

İsveç; demokrasi, insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, gençlik katılımı, yerel yönetimler ve örgütlenme özgürlüğü alanlarında Türkiye’deki sivil toplumun önemli destekçilerinden biriydi. Bu mekanizmanın sona ermesi yalnızca İsveç’ten doğrudan fon alan kuruluşları değil, bu kuruluşların oluşturduğu ağları, yerel ortakları ve alt hibe programlarından yararlanan küçük örgütleri de etkileyecek.

Benzer biçimde ABD’nin dış yardım sisteminde 2025 yılında yaşanan büyük kesintiler, yalnızca Amerika merkezli kuruluşların sorunu değildir. ABD, küresel yardım sisteminin en büyük finansörlerinden biriydi. USAID’in büyük ölçüde tasfiye edilmesi ve demokrasi, insan hakları, medya, insani yardım ve kalkınma programlarının küçültülmesi, uluslararası sivil toplum ekosisteminde önemli bir boşluk oluşturdu.

Türkiye’de mültecilere ve sosyal uyuma yönelik kaynaklarda da belirgin bir daralma görülüyor. UNHCR’nin Türkiye operasyonu için 2025 yılında ihtiyaç duyduğu 280 milyon doların yalnızca yüzde 34’ü karşılandı. Finansman açığı yüzde 66’ya ulaştı.

Dolayısıyla ortada gerçek bir daralma var. Ancak bu daralma bütün fon mekanizmalarında aynı ölçüde ve aynı yönde gerçekleşmiyor.

Bir tarafta demokrasi, insan hakları, mülteci desteği ve sosyal uyum kaynakları küçülürken; diğer tarafta iklim, biyolojik çeşitlilik, afet dayanıklılığı, dijital dönüşüm, istihdam ve sosyal girişimcilik gibi alanlar daha fazla destekleniyor.

Başka bir ifadeyle para yalnızca azalmıyor; aynı zamanda yön değiştiriyor.

Esas mesele: Yerel STK’nın erişebildiği kaynak

Sivil toplum açısından yalnızca donörlerin açıkladığı toplam bütçelere bakmak yanıltıcı olabilir. Daha önemli olan, bu kaynağın ne kadarının yerel kuruluşlara doğrudan ulaştığıdır.

Son yıllarda uluslararası finansmanın dağıtımında aracı mekanizmaların giderek güçlendiği görülüyor. Donör, yüzlerce yerel örgütle ayrı ayrı sözleşme yapmak yerine büyük bir uluslararası kuruluşa, Birleşmiş Milletler ajansına, konsorsiyuma veya ulusal ölçekte faaliyet gösteren bir aracı kuruluşa kaynak aktarıyor. Aracı kuruluş da bu bütçenin belirli bir bölümünü daha küçük hibeler halinde yerel STK’lara dağıtıyor.

Bu model donör açısından anlaşılabilir avantajlara sahip. Sözleşme sayısı azalıyor, mali risk tek merkezde toplanıyor, denetim ve raporlama daha kolay yürütülüyor.

Ancak yerel sivil toplum açısından aynı model farklı sonuçlar doğurabiliyor.

Ana bütçeden yönetim, koordinasyon, teknik yardım, danışmanlık, eğitim, görünürlük, izleme ve değerlendirme giderleri karşılandıktan sonra yerel kuruluşa ulaşan miktar ciddi biçimde küçülebiliyor. Yerel STK kendi gündemini belirleyen bir ortak olmaktan çıkarak, önceden tasarlanmış programın sınırlı bütçeli uygulayıcısına dönüşebiliyor.

Böylece fon kâğıt üzerinde yerelleşirken, kaynak üzerindeki karar yetkisi merkezileşiyor.

Bu nedenle yalnızca “Yerel kuruluşlara kaç hibe verildi?” sorusu yeterli değildir. Şunları da sormak gerekir:

Ana bütçenin ne kadarı yerel STK’lara ulaştı? Programın önceliklerini kim belirledi? Yerel kuruluşlar tasarım sürecine katıldı mı? Verilen destek proje giderlerini mi karşıladı, yoksa kuruluşların kurumsal kapasitelerini de güçlendirdi mi?

Aksi halde “yerelleşme”, karar gücünün değil yalnızca uygulama sorumluluğunun yerele devredilmesinden ibaret kalabilir.

Fon daralması yeni bir sektör mü oluşturuyor?

Daralma tartışmasıyla eş zamanlı olarak Türkiye’de kaynak geliştirme, finansal sürdürülebilirlik ve fon çeşitlendirme eğitimlerinin çoğalması dikkat çekiyor.

Sivil toplum kuruluşlarına sosyal girişim kurmaları, ürün ve hizmet geliştirmeleri, özel sektörle çalışmaları, bireysel bağışçılara yönelmeleri ve hibe dışı gelir oluşturmaları öneriliyor.

Bu önerilerin her biri kendi içinde anlamlı olabilir. Hibe bağımlılığı, Türkiye’deki sivil toplumun uzun süredir çözüm aradığı yapısal sorunlardan biridir. Bir kuruluşun üyeleriyle, destekçileriyle ve toplumla daha güçlü bir mali ilişki kurması, bağımsızlığını artırabilir.

Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken başka bir durum var:

Fonların azalacağı söylemini üretenler, kaynak çeşitlendirme eğitimlerini verenler ve yeni aracı finansman mekanizmalarını yönetenler zaman zaman aynı kurumsal çevrenin içinde yer alıyor.

Bu durum tek başına yanlış veya hukuka aykırı bir ilişkiyi göstermez. Fakat sivil toplumun geleceği açısından şeffaf biçimde tartışılması gereken bir güç yoğunlaşmasına işaret eder.

Önce alanın büyük bir finansman kriziyle karşı karşıya olduğu anlatılıyor. Ardından kuruluşlara yeni modele nasıl uyum sağlayacaklarına ilişkin eğitimler veriliyor. Son aşamada ise kaynakların dağıtılacağı aracı mekanizmalar kuruluyor.

Bu sürecin tamamını yalnızca teknik kapasite geliştirme faaliyeti olarak değerlendirmek yeterli mi?

Yoksa fon daralmasının etrafında yeni bir uzmanlık, danışmanlık ve aracılık sektörü mü oluşuyor?

Sivil toplum şirket değildir

Sivil toplum kuruluşlarının mali kapasitesini güçlendirmek ile onları piyasa aktörlerine dönüştürmek arasında önemli bir sınır bulunuyor.

Dernekler ve vakıflar elbette gelir getirici faaliyetler geliştirebilir, sosyal girişimler kurabilir ve özel sektörle iş birliği yapabilir. Ancak bir sivil toplum kuruluşunun varlık nedeni ürün satmak, müşteri bulmak veya yatırımcıya finansal getiri sağlamak değildir.

Sivil toplumun temel görevi; hakları savunmak, kamusal politikaları izlemek, karar vericileri denetlemek, toplumsal ihtiyaçları görünür kılmak ve yurttaşların karar alma süreçlerine katılımını güçlendirmektir.

Bir hak örgütünden piyasa koşullarında kendi gelirini üretmesi istendiğinde şu sorular ortaya çıkar:

Piyasada karşılığı bulunmayan fakat toplumsal açıdan hayati olan çalışmalar nasıl sürdürülecek? Yoksulluk, ayrımcılık, ifade özgürlüğü veya mülteci hakları gibi alanlarda çalışan kuruluşlar hangi ürünü satacak? Gelir getirmeyen hak savunuculuğunun maliyeti kim tarafından karşılanacak?

Her toplumsal sorunun bir iş modeline dönüştürülemeyeceğini kabul etmek zorundayız.

Sivil toplumun mali sürdürülebilirliği önemlidir; ancak bu hedef, kamusal sorumluluğun ve donör desteğinin sessizce geri çekilmesinin gerekçesine dönüşmemelidir.

Fon veren, gündemi de etkiliyor

Finansman tartışması yalnızca para üzerinden yürütülemez. Çünkü fon veren aktör, doğrudan veya dolaylı biçimde sivil toplumun gündemini de etkiler.

Belirli bir dönemde sosyal uyum çağrıları arttığında çok sayıda kuruluş göç alanına yöneliyor. İklim finansmanı genişlediğinde strateji belgelerine çevre ve iklim başlıkları ekleniyor. Dijitalleşme öncelik kazandığında projeler teknolojiyle ilişkilendiriliyor.

Kuruluşların yeni sorun alanlarına yönelmesi doğaldır. Sivil toplum değişen toplumsal koşullara kayıtsız kalamaz. Ancak kurumsal önceliklerin yalnızca açık çağrıların başlıklarına göre değişmesi, kuruluşların misyonuyla finansal hayatta kalma ihtiyacı arasında ciddi bir gerilim yaratıyor.

Bir STK toplumun ihtiyaçlarına göre mi gündem belirliyor, yoksa ayakta kalabilmek için donörlerin güncel önceliklerine göre mi yeniden konumlanıyor?

Bu soru yalnızca kuruluşlara yöneltilemez. Donörlerin ve aracı yapıların da yerel sivil toplumun bağımsızlığını ne ölçüde koruduğunu açıklaması gerekir.

Çünkü finansmanı kontrol eden aktör; yalnızca proje bütçesini değil, hangi sorunun öncelikli kabul edileceğini, hangi dilin kullanılacağını, hangi grupların destekleneceğini ve başarının nasıl ölçüleceğini de etkileyebilir.

Asıl daralan sivil toplumun hareket alanı mı?

Son beş yılın verileri bize iki gerçeği aynı anda gösteriyor.

Birincisi, küresel yardım sistemi 2024 yılında daralma dönemine girdi ve 2025’te tarihsel bir kırılma yaşadı. İsveç’in Türkiye’den çekilmesi, ABD yardım sistemindeki kesintiler ve mülteci fonlarındaki azalma yerel kuruluşları doğrudan etkileyecek.

İkincisi, Avrupa Birliği başta olmak üzere bütün finansman kanalları ortadan kalkmış değil. Bazı programlar devam ediyor, yeni tematik kaynaklar oluşturuluyor ve önemli bütçeler farklı mekanizmalar üzerinden dağıtılıyor.

Bu durumda asıl tartışma “Fon var mı, yok mu?” ikiliğine sıkıştırılamaz.

Asıl bakmamız gereken; yerel sivil toplumun doğrudan erişebildiği, kendi öncelikleri doğrultusunda kullanabildiği, uzun vadeli ve esnek finansmanın durumudur.

Çünkü bugün küçülen yalnızca hibe miktarı olmayabilir. Yerel kuruluşların karar alma gücü, gündem belirleme kapasitesi ve bağımsız hareket alanı da daralıyor olabilir.

Buna karşılık büyüyen alan; aracılık, danışmanlık, kapasite geliştirme, sertifikasyon, izleme ve alt hibe yönetimidir.

O halde sormamız gereken soru artık daha açıktır:

Fonların daraldığı bu yeni dönemde kaynakları kim yönetecek, sivil toplumun önceliklerini kim belirleyecek ve yerel kuruluşlar sistemin karar ortağı mı, yoksa yalnızca son uygulayıcısı mı olacak?

Bir sonraki yazıda bu yapının izini süreceğim:

Fonun yeni sahipleri kim ve aracı mekanizmalar neden güçleniyor?

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

COP31’in Finansmanı Kimden Gelecek? Sponsorluklar ve Olası Çıkar Çatışmaları Mercek Altında

HIZLI YORUM YAP

error: Content is protected !!